İçeriğe geç
Sözler

cemâlin inceliklerini bildirir, eşsiz ve saklı bir güzelliğin latifelerini haber verirler. Kusurdan, noksandan arınmış o güzellik, o mukaddes cemâlin cilvesiyle, Cenâb-ı Hakk’ın her bir isminde çok gizli defineler bulunduğuna işaret eder.

İşte bu kadar eşsiz, yüce, gizli bir güzellik; inceliklerini ve derecesini kıyaslayacağı şeyleri, şuur sahibi ve kendisine arzu duyan bir aynada seyretmek ister. Sevgili cemâline başkalarının nazarıyla bakmak için görünmeyi de arzu eder. Yani kendi güzelliğine iki şekilde bakmak ister: Başka başka renkteki aynalarda bizzat seyrederek ve kendisine iştiyak duyan seyircilerin, hayran takdir edicilerin gözüyle… Demek ki, güzellik ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise arzulu seyircilerin ve hayran takdir edicilerin varlığını gerektirir. Güzellik, ebedî olduğundan, kendisine arzu duyanların varlığının devamını ister. Çünkü daimî bir güzellik, geçici bir âşığa razı olamaz.

Zira dönmemek üzere yokluğa mahkûm olan bir seyircinin sevgisi, yokluk düşüncesiyle düşmanlığa döner. Hayreti, hafife almaya; hürmeti, hor görmeye meyleder. Çünkü bencil insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, elinin yetişmediğine de karşıdır. Sonsuz bir sevgiye, hadsiz bir şevk ve takdire lâyık olan bir güzelliğe, üstü kapalı bir düşmanlık, kin ve inkâr ile karşılık verir. İşte kâfirin, Allah’ın düşmanı olmasının sırrı buradan anlaşılıyor.

Madem o sonsuz cömertlik, o benzersiz güzellik ve o kusursuz vasıflar; şükredenlerin, onlara arzu duyanların ve takdir edicilerin ebedî olmasını gerektirir. Halbuki şu dünya misafirhanesinde herkesin biraz durup sonra hemen kaybolduğunu görüyoruz. İnsan, o cömertliğin ihsanını ancak bir parça tadar. İştahı açılır fakat yiyemeden gider. O güzelliğin ve kemâlin de az bir ışığına, belki zayıf bir gölgesine ancak bir an bakıp doymadan dünyadan ayrılır.

Demek, daimî bir seyir yerine gidiliyor.

Kısacası: Şu âlem her şeyiyle Sâni-i Zülcelâl’in varlığının kesin delili olduğu gibi, o Yüce Sâni’in sıfatları ve kutsî isimleri de ahirete işaret eder, onu gösterir ve gerektirir.

95