İçeriğe geç
Sözler

bereketi ve emanet ile donatılıp yeryüzünün emin bir halifesi oldular. Ve şu tecrübe ve imtihan meydanından sonra Rabb-i Kerim onları imanlarına mükâfat olarak ebedî saadete ve Müslümanlıklarına ücret olarak “darü’s-selam”a davet edip öyle ikramlarda bulundu ve bulunur ki, gözlerin hiç görmediği, kulakların işitmediği ve insanın aklına bile gelmemiş, kalbine dahi doğmamış derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti. Onlara ebediyet ve bekâ verdi. Çünkü ebedî, bâki bir güzelliğe arzu duyan seyirci ve ayna vazifesi gören âşık, elbette bâki kalıp ebediyete gidecektir. İşte Kur’an talebelerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak bizi onlardan eylesin, âmin…

Günahkâr ve şerli olan diğer kısım ise buluğ çağı ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, Cenâb-ı Hakk’ın bir ve tek oluşunun bütün delillerine küfürle yüz çevirdiler. Bütün nimetlere nankörlükle karşılık vererek kâfirce, her şeyi kıymetsizlikle itham ettiler, hor gördüler. Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerinin tecellilerine ret ve inkâr ile cevap verdiklerinden, kısa bir zamanda sonsuz bir cinayet işlediler, sonsuz bir azaba müstahak oldular.

Evet, insana ömür sermayesi, kabiliyetleri, donanımı şu bahsedilen vazifeler için verilmiştir.

Ey sersem nefsim ve ey heveslerle dolu arkadaşım! Acaba hayat vazifemiz yalnız medenî terbiye ile nefsimizi güzelce muhafaza etmekten ve midemize, bedenî arzularımıza hizmetten mi ibarettir? Yahut hayat makinemiz olan vücudumuza yerleştirilen şu nazik latifelerin, manevî duyguların, şu hassas âzâ ve uzuvların, şu muntazam cevherlerin ve donanımın, geçici şeylerle tatmin olmayan şu hislerin tek gayesi bu fâni hayatta nefsin rezil arzularının, süfli heveslerin tatmini için mi kullanılmaktır? Hâşâ ve kellâ! Bunların var edilmesinin ve yaradılışınızda bulunmasının iki sebebi var:

160