İkincisi: Cenâb-ı Hakk’ın kutsî isimlerinin tecellisi olan benzersiz ve parlak eserlerin ilancısı makamında görünmekle “Sübhanallah, velhamdülillah” diyerek takdis ve hamd vazifesini yerine getirdiler.
Üçüncüsü: İlahî rahmetin, hazinelerinde toplanmış nimetlerini, görünen ve görünmeyen duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve övgü vazifesini edâ etmeye başladılar.
Dördüncüsü: Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin definelerindeki cevherleri, manevî donanımlarının terazisiyle tartıp bilmek makamında, tenzih ve övgü vazifesine başladılar.
Beşincisi: Cenâb-ı Hakk’ın kader cetveli üstünde kudret kalemiyle yazılan birer mektubu hükmündeki eserlerini mütalaa makamında, tefekkür ve takdir vazifesini yerine getirmeye koyuldular.
Altıncısı: Eşyanın yaratılışındaki ve sanatındaki tatlı incelikleri ve nazenin güzellikleri seyrederek tenzih makamında, Fâtır-ı Zülcelâl’i, Sâni-i Zülcemâl’i sevme ve O’na şiddetli bir arzu duyma vazifesine girdiler. Demek, kâinata ve ondaki eserlere bakıp Cenâb-ı Hakk’a, O’nu görmeden görür gibi kulluk yaparak bahsedilen makamlardaki bu vazifeleri yerine getirdikten sonra, Sâni-i Hakîm’in dahi muamelesine ve icraatına bakma derecesine çıktılar. Huzurundaymış gibi, önce Hâlık-ı Zülcelâl’in, sanatının mucizeleriyle kendini şuur sahiplerine tanıtmasına, hayret içinde bir marifetle سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ diyerek, “Senin tarif edicilerin, bütün sanatlı varlıklardaki mucizelerindir.” sözleriyle karşılık verdiler.
Sonra o Rahman’ın, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine muhabbet ve aşk ile karşılık verip إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ dediler.
Ardından nimetlerin gerçek sahibi olan Allah’ın, tatlı nimetleriyle merhamet ve şefkatini göstermesine şükür ve hamd ile karşılık verdiler. سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ yani, “Sana lâyık şükrü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık, kendisine şükredilen bir Zât’sın ki, kâinata serilmiş bütün ihsanların, açıkça, hal dilleriyle sana şükredip seni övüyor. Hem
Dipnotlar
- Bkz. el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2/410; Mer’î İbni Yûsuf; Ekâvîlü’s-Sikât s. 45.
- “(Haydi öyleyse deyiniz): Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız.” (Fâtiha sûresi, 1/5)
- Bu ifade pek çok hadisin başında, ortasında veya sonunda geçmektedir: Müslim, salât 218; Ebû Dâvûd, edeb 98; Nesâî, iftitâh 17; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 6/77, 151.