İçeriğe geç
Sözler

veren bir zâta benzetsin! Hâşâ ve kellâ!.. Mutlak hayırdan hayır gelir. O Mutlak Cemâl Sahibi Zât’tan güzellik gelir, o Mutlak Hakîm’den abes bir şey gelmez.

Evet, her kim fikren tarihte yolculuk edip geçmişe gitse, bu gördüğümüz dünya, şu imtihan meydanı ve sergi gibi, seneler sayısınca yok olmuş menziller, meydanlar, sergiler, âlemler görecektir. Hepsi sureti ve mahiyetiyle birbirinden farklı olduğu halde; intizam, hayret vericilik, Sâni’in kudret ve hikmetini göstermek bakımından birbirine benzer.

O geçici menzillerde, o devamsız meydanlarda, o fâni sergilerde apaçık bir hikmetin intizamı, bir inayetin işaretleri, çok yüce bir adaletin emareleri ve son derece engin bir merhametin neticeleri görülür. O yolcu basiretsiz değilse şüphesiz bilir ki: O hikmetten daha kusursuz bir hikmet olamaz. Eserleri görünen o inayetten daha güzel bir inayet mümkün değildir. Emareleri görünen o adaletten daha üstün bir adalet yoktur ve neticeleri görünen o merhametten daha geniş bir merhamet düşünülemez.

Farz-ı muhal olarak eğer şu işleri idare eden, misafirleri ve misafirhaneyi değiştiren ebedî Sultan’ın memleketinde daimî menziller, yüce mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler ve oralarda ikamet eden mesut kullar bulunmazsa; ışık, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve kuşatıcı dört manevî unsur olan hikmet, adalet, inayet ve merhametin hakikatlerini ve açıkça görünen varlıklarını inkâr etmek gerekir. Çünkü şu geçici dünyanın ve dünyadaki her şeyin, bu unsurların tam hakikatine mazhar olamadığı malûmdur. Eğer onlara tam mazhar olunacak başka bir mekân bulunmazsa, o vakit gündüzü dolduran ışığı görüp güneşin varlığını inkâr etmek derecesinde bir divanelikle; her şeyde bulunan şu gözümüzün önündeki hikmeti, nefsimizde ve pek çok eşyada her vakit şahit olduğumuz inayeti, şu pek kuvvetli işaretleri görünen adaleti ve her yerde açıkça gördüğümüz merhameti inkâr etmek

113