daima nefislerini itham etmeleri ve nefsin eline kusurdan, acz ve fakrdan başka şey vermemeleri gerekir. Bu meşrepteki şatahat nefsini sevmekten kaynaklanıyor. Çünkü muhabbetin gözü kusuru görmez. İnsan nefsine muhabbetinden dolayı o kusurlu, liyâkatsiz ve bir cam parçası gibi olan nefsini bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bunlar içindeki en tehlikeli hatalardan biri, kalbine ilham yoluyla gelen küçük mânâları Allah kelâmı tahayyül edip onlara “ayet” demektir, bununla vahyin mukaddes ve yüce mertebesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, bal arısının ve hayvanların ilhamlarından tut, insanlar arasında avam ve havas tabakaların ilhamlarına.. ve meleklerin avam kısmından ta havas kısmına, Allah’a en yakın meleklerinkine kadar bütün ilhamlar, Cenâb-ı Hakk’ın bir nevi kelimeleridir. Fakat rabbanî kelâm, mazhar olanların ve makamların kabiliyetine göre O’nun hitabının yetmiş bin perdede parıldayan ayrı ayrı cilveleridir.
Öyle ilhamlara vahyin ve Allah kelâmının hususi ismi, en açık ve somut örneği, Kur’an’ın yıldızlarına has olan “ayet” isminin verilmesi ise hatanın ta kendisidir. On İkinci, Yirmi Beşinci ve Otuz Birinci Söz’lerde beyan ve ispat edildiği gibi, elimizdeki boyalı aynada görünen küçük, sönük ve perdeli güneşin gökteki güneşe nispeti ne ise, o iddia sahiplerinin kalbindeki ilhamın doğrudan doğruya Allah kelâmı olan Kur’an güneşinin ayetlerine nispeti de o derecededir. Evet, güneşin her bir aynada görünen misalleri onundur ve onunla münasebetli denilse doğrudur, fakat dünya o güneşçiklerin aynasına takılmaz ve onların çekimiyle bağlanmaz.
Beşinci Telvih
Tarikatın gayet mühim bir meşrebi olan “vahdet-i vücûd” namı altındaki vahdet-i şuhûd ile, yani sadece Vâcibü’l Vücûd’a bakıp varlıkları o Vücûd-u Vâcib’e nispeten çok zayıf birer gölge görmekle insan onların varlık ismine lâyık olmadıklarına hükmedip onları hayal perdesine sarar. Allah’tan başka her şeyi terk makamında onları hiçe saymak, hatta yok diye düşünmek, yalnız O’nun isimlerinin cilvelerine hayalî bir ayna vaziyeti vermek kadar ileri gitmek olur.
İşte bu meşrebin mühim bir hakikati var: Vâcibü’l Vücûd’un varlığının, iman kuvvetiyle ve hakkalyakîn derecesindeki yüksek bir