İçeriğe geç

olacak ki, kâinatın ödü kopup âlemi dağıtacak. Onlar nur değil ateş saçar, bana tebessümle değil vahşetle baktılar. Gökleri dehşet ve hayret karanlıkları içinde sonsuz büyük, geniş, ıssız ve boş gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.

Birden, , رَبُّ الْمَلٰٓئِكَةِ وَالرُّوحِرَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ’un güzel isimleri, , وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَوَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ burcunda cilveleriyle göründü. O mânâ ile üstüne karanlık çökmüş yıldızlar o büyük nurlardan birer parıltı alıp, gökler âlemi yıldızlar sayısınca elektrik lambası yakılmış gibi nurlandı. Boş ve ıssız zannedilen o gökler de meleklerle, ruhanîlerle doldu, şenlendi. Ezel ve Ebed Sultanı’nın sonsuz ordularından biri hükmünde hareket eden güneş ve yıldızlar yüce bir şekilde dönüyor, o Sultan-ı Zülcelâl’in haşmetini ve rubûbiyetinin şaşaasını gösteriyorlar gibi gördüm. Mümkün olsa bütün zerrelerimle, beni dinleselerdi bütün varlıkların dilleriyle diyecektim ve bütün kuvvetimle hepsi adına dedim ki:

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِۤيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشٓاءُ

Bu ayeti okudum; döndüm, indim, ayıldım, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْإِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ dedim.

525