İçeriğe geç

olarak işine ara vermezse, o fabrikanın hizmetçilerine, o uzuv ve duygulara hususi ibadetlerini unutturur, onları kendisiyle meşgul eder, tahakkümü altına alır. İnsandaki başka uzuv ve duyguları da o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla karıştırır. Dikkatlerini daima kendine çeker. Onlara yüksek vazifelerini bir süreliğine unutturur. Bundandır ki, eskiden beri pek çok veli zât, kemâle ulaşmak için kendilerini riyazete, az yeme içmeye alıştırmışlar.

Fakat ramazan-ı şerif orucuyla o fabrikanın hizmetçileri anlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve insandaki diğer uzuv ve duygular, o fabrikanın süflî eğlenceleri yerine ramazan-ı şerifte meleklere ait ve ruhanî eğlencelerden lezzet alır, onlara yönelir. Bunun için ramazan-ı şerifte müminler, derecelerine göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sevinçlere mazhar olurlar. Kalb, ruh, akıl, sır gibi latifeler o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok yüksek makamlara çıkar ve feyizlenir. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumane güler.

Dokuzuncu Nükte

Ramazan-ı şerif orucunun doğrudan doğruya nefsin kendinde var olduğunu vehmettiği rubûbiyetini kırmak ve aczini göstererek kulluğunu bildirmek yönünden bir hikmeti şudur:

Nefis Rabbini tanımak istemez; firavunca kendisi rubûbiyet ister. Ne kadar azap çektirilse de o damar onda kalır, fakat o damarı açlıkla kırılır. İşte ramazan-ı şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, onu kırar. Ona aczini, zayıflığını, fakrını gösterir, kul olduğunu bildirir.

Hadis rivayetlerinde vardır ki, Cenâb-ı Hak nefse demiş: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis şöyle cevap vermiş: “Ben benim, sen sensin!” Cenâb-ı Hak azap etmiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Nefis yine demiş ki: “Ben benim, sen sensin.” Nasıl azap ettiyse nefis enaniyetten vazgeçmemiş. Sonra Cenâb-ı Hak açlıkla azap etmiş, yani onu aç bırakmış. Yine sormuş: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş ki: أَنْتَ رَبِّي الرَّحِيمُ وَأَنَا عَبْدُكَ الْعَاجِزُ Yani, “Sen benim Rahîm Rabbimsin, ben senin aciz bir kulunum.”

515