İçeriğe geç

Muhyiddin İbni Arabî’ye ne kadar noksan görünüyorsa, tasavvuf yoluyla alınan marifet de doğrudan doğruya Kur’an-ı Hakîm’den, peygamber varisliği sırrıyla alınan marifete kıyasla o kadar noksandır. Çünkü Muhyiddin İbni Arabî’nin yolu, daimî huzuru kazanmak için لَا مَوْجُودَ إِلَّا هُوَ deyip kâinatın varlığını inkâr edecek dereceye kadar gelmiş. Diğerleri ise yine daimî huzuru kazanmak için لََا مَشْهُودَ إِلَّا هُو deyip kâinatı mutlak unutuş perdesi altında bırakmak gibi acayip bir yola girmişler.

Oysa Kur’an-ı Hakîm’den alınan marifet, daimî huzur vermekle beraber, kâinatı ne yokluğa mahkûm eder ne de mutlak unutuşa hapseder. Aksine, başıbozukluktan çıkarıp Cenâb-ı Hak namına kullanır, her şey O’nu bilmeye ayna olur. Sa’dî Şirazî’nin dediği gibi,

دَرْ نَظَرِ هُوشْيَارْ هَرْ وَرَقِي دَفْتَرِيسْتْ أَزْ مَعْرِفَتِ كِرْدِگَارْ

her şeyde Cenâb-ı Hakk’ı bilip tanımaya bir pencere açar.

Bazı Söz’lerde, kelâm âlimlerinin gittikleri yol ile Kur’an’dan alınan hakiki yolun farkları hakkında şöyle bir temsil göstermiştik: Mesela kimileri su getirmek için dağların altını kazar, uzak yerlerden küngân (su borusu) ile su getirir. Bir kısım insan da suyu her yerde kuyu kazarak çıkarır. Birinci yol çok zahmetlidir; kanallar tıkanır, su kesilir. Her yerde kuyu kazıp su çıkarmaya ehil olanlar ise suyu zahmetsiz bir şekilde bulur. Aynen bunun gibi, kelâm âlimleri de âlemde sonsuz sebep-netice zincirinin ve devrin imkânsızlığını gösterip sebepleri kestikten sonra Vâcibü’l-Vücûd’un varlığını ispat ediyorlar. Uzun bir yoldan gidiliyor…

Kur’an-ı Hakîm’in hakiki yolu ise suyu her yerde buluyor, çıkarıyor. Her bir ayeti Hazreti Musa’nın asâsı gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor.

وَفِي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى أَنَّهُ وَاحِدٌ

düsturunu her şeye okutuyor.

424