İçeriğe geç

mazhar olan hakikatleri, mahiyetleri ve misalî hüviyetleri ise bâkidir.

Cansız varlıklardaki güzellik ve cemâl, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine aittir; şeref onlaradır, övgü onların namınadır, güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider, ayna hükmündeki varlıkların değişmesi onlara bir zarar vermez.

Eğer o varlıklar canlı fakat akıl sahibi değilse, onların yok olup gitmesi ve dünyadan ayrılması bir hiçlik ve yokluk değil; cismanî varlıktan ve hayat vazifesinin sıkıntısından, gürültüsünden kurtulup vazifeleriyle kazandıkları meyveleri bâki olan ruhlarına devretmektir. Onların bâki ruhları da Cenâb-ı Hakk’ın birer ismine dayanarak var olmaya devam eder, belki kendine lâyık bir saadete gider.

Eğer o canlılar akıl sahibi ise zaten dünyadan gitmeleri ebedî saadete, maddi-manevî kemâl vasıflarının yeri olan bekâ âlemine ve o Sâni-i Hakîm’in dünyadan daha güzel, daha nuranî olan berzah, misal ve ruhlar âlemi gibi diğer mekânlarına, başka memleketlerine bir yolculuktur. Ölüm, hiçlik, yokluk ve ayrılık değil, belki kemâlâta kavuşmaktır.

Kısacası: Madem Sâni-i Zülcelâl var ve bâkidir, sıfat ve isimleri daimîdir, ebedîdir. Elbette o isimlerin cilveleri ve nakışları manevî bir bekâ içinde yenilenir; dünyadan ayrılıkları tahrip, idam ve yokluk değildir.

Mâlumdur ki, insan, insanlığı yönünden çoğu varlıkla alâkalıdır. Onların saadetinden lezzet, yok olmasından da elem duyar. Canlıların ve bilhassa insanların, hele sevdiği ve takdir ettiği kemâl sahiplerinin elemleriyle daha fazla acı çeker ve saadetleriyle daha çok mutlu olur. Hatta şefkatli bir anne gibi, kendi saadetini ve rahatını onların saadeti için feda eder.

İşte her mümin, derecesine göre –Kur’an nuru ve iman sırrıyla– bütün varlıkların saadeti ve bekâsıyla, hiçlikten kurtulmasıyla ve Cenâb-ı Hakk’ın kıymetli birer mektubu olmasıyla saadet duyabilir ve dünya kadar bir nur kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nurdan istifade eder. Eğer dalâlet ehli ise kendi elemiyle beraber bütün varlıkların kaybından, fâniliğinden ve görünüşte yok olmasından; o varlıklar canlı ise elem çekmelerinden üzüntü duyar. Yani küfrü, onun dünyasına hiçlik hissi doldurur, başına boşaltır, o insan daha cehenneme gitmeden cehennemi yaşar.

Dördüncü Remiz

372