İçeriğe geç

çocuğunu seninle görüştürmeyi arzu edecek. Elbette görüşmeniz için onu zindana göndermeyecek, belki seni zindandan çıkarıp o saraya alacak, çocuğunla görüştürecek. Ancak padişaha güvenmen ve itaat etmen şartıyla…”

İşte aziz kardeşim, şu temsilin işaretiyle, senin gibi müminler, evladı vefat ettiği vakit şöyle düşünmeli:

Şu çocuk masumdur, onun Hâlık’ı Rahîm ve Kerîm’dir. Benim noksan terbiye ediciliğim ve şefkatim yerine, onu kusursuz inayet ve rahmeti altına aldı. Elemli, musibetli, zahmetli dünya zindanından çıkarıp Cennet’ül Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kimbilir ne hale düşerdi? Bu yüzden ben ona acımıyor, onu bahtiyar görüyorum. Kaldı ki, nefsimin menfaatini düşünüp kendime de acımıyorum, elem çekip üzülmüyorum. Çünkü çocuğum dünyada kalsaydı, bana ancak on senelik, geçici, elemle karışık bir evlat sevgisi verecekti. Eğer salih olsaydı, dünya işlerinde gücü ve iktidarı bulunsaydı, belki yardım edecekti. Fakat vefatıyla, ebedî cennette benim için on milyon sene evlat sevgisine ve ebedî saadete vesile bir şefaatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette; şüpheli, peşin bir menfaati kaybeden fakat kesin ve sonraya bırakılmış bin menfaati kazanan insan elem çekip üzülmez, ümitsizce feryat etmez.

Üçüncü Nokta

Vefat eden çocuk, Hâlık-ı Rahîm’in mahlûku, kölesi, kulu, her şeyiyle sanatlı bir varlığı ve ebeveyninin O’na ait bir arkadaşıydı ki, bakıp büyütmeleri için bir süreliğine anne-babasına verilmişti. Cenâb-ı Hak, anne ve babayı ona hizmetkâr etmiş, bu hizmetlerine karşılık peşin bir ücret olarak onlara lezzetli bir şefkat vermiştir.

Şimdi, binde dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi olan o Hâlık-ı Rahîm, rahmeti ve hikmeti gereğince o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine son verse; görünüşte bir hisse ile, hakiki bin hissenin sahibine karşı şikâyeti andıracak bir tarzda ümitsizce hüzünlenmek ve feryat etmek mümine yakışmaz, belki gaflet ve dalâlet içindekilere yakışır.

104