İçeriğe geç

Şerefte, makamda, insanların size gösterdiği alâkada, hatta maddî menfaatler gibi nefsin hoşuna giden şeylerde kardeşlerinizi nefsinize tercih ediniz. Mesela, nefsinize bir bencillik gelmemesi için, çok tatlı ve güzel bir iman hakikatini muhtaç bir mümine bildirmenin bile –ki bu, en masum ve zararsız menfaatlerdendir- mümkünse bunu istemeyen bir arkadaş tarafından yapılması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim.” diye bir arzunuz varsa, gerçi bunda bir günah ve sakınca yoktur; fakat aranızdaki ihlâs sırrına zarar gelebilir.

Dördüncü Düsturunuz

Kardeşlerinizin meziyetlerini ve faziletlerini kendinizdeymiş gibi kabul edip onların şerefleriyle şükrederek iftihar etmektir.

Tasavvufta fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resûl tabirleri vardır. Ben sufî değilim. Fakat tasavvuf ehlinin bu düsturu, bizim yolumuzda fenâ fi’lihvân şeklinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denir, yani birbirinde fâni olmak… Kendi nefsanî hislerini unutup kardeşlerinin meziyetlerini ve hislerini düşünerek yaşamak… Zaten mesleğimizin esası kardeşliktir. Bu, baba ile evlat, şeyh ile mürit arasındaki münasebet değildir; hakiki kardeşlik bağıdır. Araya olsa olsa üstadlık girer.

Mesleğimiz Halîliye olduğu için meşrebimiz hıllettir. Bu meşrep, en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmayı gerektirir. Bunun temel şartı samimi ihlâstır. Samimi ihlâsı kıran, hakiki kardeşliğin gayet yüksek kulesinin başından düşer. Derin bir çukura düşme ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

Evet, iki yol görünüyor. Kur’an’ın geniş caddesi olan şu hizmetimizden

235