Allah’ı unutturan nimet, nimet görünümlü bir nıkmettir (azaptır, cezadır), bir belâdır. Dünya saltanatı bile olsa, Allah’ı unutturduğu dakikalar, saatler adedince -hafizanallah- insanın başından aşağıya bela ve musibetler yağıyor demektir; o adım adım Cehennem’e doğru yürüyor demektir. Dünya saltanatı, bir dakika O’nu unutturuyor ise, bir saat O’nu unutturuyor ise…
Ama gel gör ki günümüzde insanlar, neyin “nimet”, neyin “nıkmet” olduğunun farkında değiller, bilemiyorlar. Dünya, bütün ufuklarını kapamış; Allah ile kendi aralarında öyle bir husûf (ay tutulması) yaşıyorlar ki?!. Kapkaranlık bir gece içindeler fakat farkında değiller. Sırtları güneşe dönük yürüyorlar, gölgelerine takılmış olarak, “Dünya, dünya, dünya!” diye… Bestesi dünya, güftesi dünya; hep dünya mırıldanıp duruyorlar; saltanat, debdebe, takdir, alkış, “Ben!” deme…
Cenâb-ı Hak, sizi böyle bir zift akıntısına sürüklenmekten muhafaza buyursun! Bugüne kadar belli ölçüde muhafaza buyurdu; o buyurmalarını devam ettirsin!.. Bu da hüsnüzannım; bu, Hak yolunda olanlar için, alnını yere koyanlar için, “Allah!” diyenler için, “Sübhânallah!” diyenler için hüsnüzannımın ifadesi. O kadar suizan, insanı tepetaklak götürür. Herkesi kendim gibi bata-çıka yürüyen birer insan gibi görüyorsam şayet, çok ciddî bir suizan gayyasına gömülmüşüm demektir. Onlar hakkında elimden geldiğince hep hüsnüzan etmeliyim.
Ama gel-gör ki toplum, tepeden tırnağa öyle bir levsiyât içinde; onun radyoaktif tesirlerinin, en temiz yuvalara ve en temiz vicdanlara dahi tesir etmemesi, onları kirletmemesi mümkün değil. En azından radyoaktif tesiri, gama tesiri onlar üzerinde de belli izler bırakır farkına varmadan. En azından şu olur: Yapılan o mesâvînin mesâvî derinliğini göremezler. İç içe cinayetler, müzâaf, hatta mük’ab cinayetler işleniyordur, zulümler irtikâp ediliyordur, kafirin yapmadığı şeyler yapılıyordur; Müslüman iniltileri ile, mazlum iniltileri ile fezâ inliyordur, zâlim hay-huyu ile fezâ inliyordur, ülke değişik belâ ve musibetler ile inliyordur. Hiç farkına varmadan bunları ahvâl-ı âdiye, ahvâl-ı tabiiye görme gibi -esasen, farkına varmadan- tebeî bir körlüğü herkes yaşayabilir, hafizanallah. Bu açıdan, herkesin kendine bakarken belki böyle bakması lazımdır.
Burada antrparantez bir şey diyeyim: Günümüzde yaşanan bu fecâyi’ (facialar, felaketler) ve fezâyi’ (korkunç hadiseler) karşısında eğer her birerlerimiz günde bir, iki, üç saatimizi bu işe vererek ve bunun bir kısmını da Cenâb-ı Hakk’a tazarru, niyaz ve duada geçirerek -bu belâ ve devâhînin (âfetlerin) savulması adına- inlemiyorsak, farkına varmadan onun radyoaktif tesirinde kalmışız demektir.
Evet, bir tarafta, karşıda yangın… Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “İçinde evladım/imanım tutuşmuş yanıyor!” Eğer elimizde tulumba, o yangını söndürmeye koşmuyorsak, içinde yanan insanları ondan kurtarmaya koşmuyorsak, dünkü ve evvelki günkü hortumdan insanları kurtarma adına bir kısım tedbirleri alma nev’inden tedbirler almıyorsak, o iş için yüreklerimiz çarpmıyorsa, nabızlarımız atmıyorsa, zannediyorum, insanlığımızı mizanda öyle bir kefeye koyar tartarlar; “İşte siz, bu kadar insansınız!” derler, hafizanallah.
Esasen, eğer belâ ve musibetin genişliği/vüs’ati, ne kadar korkunç cereyan ettiği bilinemiyor ise -hafizanallah- biz de vicdanlarımızda o ölçüde üzüntü duymayız, ızdırap duymayız. Oysa ızdırap, insanların dualarının kabul edilmesi adına çok önemli bir faktördür. Bir muzdaribin duası, bazen bütün kasvet bulutlarının sıyrılıp gitmesine vesile olur.
Muzdarip ve muztarr… أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren Allah mı?” (Neml, 27/62) Muztarr, içini Allah’a döktüğü zaman, o belâ ve musibetleri savan ve sonra onlara yeni keşifler yaşatan, yeniden Güneş ile buluşmalarını sağlayan/temin eden Allah’tan başka kimdir?!. Bu, O’na yönelmeye bağlı.
İnsanlık, sefalet ve rezalet içinde inim inim inliyor. Bütün dünyada, hususan bazı yerlerde, bahusus sizin ülkenizde öyle fecâyi’ ve fezâyi’ yaşanıyor ki!.. Aynı zamanda ona “adalet” diyorlar, “hak” diyorlar, “istikamet” diyorlar, “Her şey yörüngesinde yürüyor!” diyorlar. Dolayısıyla bir kısım şuursuz, muhakemesiz insanlar da buna inanıyor ve üzüntü duymuyorlar, Allah’a teveccüh etmiyorlar, içlerini Allah’a dökmüyorlar/dökemiyorlar; çünkü onlar da -bir yönüyle- genel tablodan zehirlenmiş bulunuyorlar.
Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o kirli çağlayan, o zift akıntısı içinde bulundurmadığından dolayı, kendi farklılığınızın şuurunda olarak hayatınızı götürüyorsunuz. Yani “Elhamdülillah öyle değiliz!.. Zulmedenlerden değiliz!.. Zulmü görüp ses çıkarmayan dilsiz şeytanlardan değiliz!.. Sesini yükseltmeyen şeytanlardan değiliz!.. İtiraz etmeyen şeytanlardan değiliz!” diye, hâlihazırdaki konumunuz itibarıyla Allah’a hamd etme durumundasınız, zannediyorum. Bunun farkındasınız veya değilsiniz ama konumunuz bu. Allah’ın konumlandırdığı durumunuz bu. Cenâb-ı Hakk’ın ilettiği, sizin için hazırladığı, temin buyurduğu durum, bu. Cenâb-ı Hak, bunu geliştirsin, inkişaf ettirsin!..
Mehmet Akif’in sözü: “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Evet… “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Dudakların geriye gitmesini, Allah’a karşı bir saygısızlık olarak göremiyor ve ızdırap çeken insanlara karşı bir alay mahiyetinde kabul edemiyorsan hâlâ, nasibin o kadar demektir senin. O kadar nasip… Cenâb-ı Hak, olup-bitenleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun duymaya/duyurmaya muvaffak eylesin!..
Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, recâ duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak. İmmün sistemim, tamamen “Pes!” dedi bana; “Ben artık bu kadar fecâyi’ ve fezâyi’ karşısında -bir kısım vücuda musallat olan virüsler ve mikroplara karşı- mukavemet edecek güçte değilim!” diyor bana her ân, her dakika. İşte on dakika evvel de ayağıma refleksoloji ile alakalı takunyaları takmış, odanın içinde dolaşıyordum; “Gidemem galiba, namaza gidemem; bu arkadaşların huzuruna çıkamam!” diyordum. Fakat dişimi sıktım, her şeye rağmen…
Bu dünya, âhirette mutluluklara ulaşmanın koridoru -daha doğrusu âhiret yukarıda bir şey olduğundan dolayı- helezonudur. Dünya ne kadar denî (alçak, aşağıda) olursa olsun, o âlî makamlara insanları yükselten bir vesile, bir vâsıtadır. Esmâ-i İlahiye’nin tecellî ettiği bir yerdir; Cenâb-ı Hakk’ın tanındığı, tanınması gerekli olan şeylerin tanındığı bir yerdir. Bu dünya, öyle bir yerdir… Buraya takılıp kalanlar, esasen, onun bir vesile/vasıta oluşunu ihmal ettiklerinden dolayı, öbür tarafı tamamen karartmış olurlar; âhirette kendilerine sonu gelmeyen bir küsûf yaşatmış olurlar.
Şimdi burada insan, kendi dertleri ile meşgul ise… Biraz evvel min vechin tahammülü aştığından dolayı arz ettim; söylemek doğru değil, O’na karşı şikâyet olur. Fakat قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) O yüce peygamberin, “Dağınıklığımı ve tasamı Sana arz ediyorum Allah’ım!” dediği gibi, Rabbim, benimkini de öyle kabul etsin!..
Ama mü’minin işi, sadece böyle kendi ızdırapları karşısında inlemesi değildir. İnsanın, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demesi; sabr-ı cemîl ile sabretmesi.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” diyerek halini Allah’a arz etmesi.. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) buyurulduğu gibi, “Bana zarar dokundu!” deyip inlemesi.. veya لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlâh, Senden başka yoktur ilâh. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) şeklindeki, Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın niyazıyla dua etmesi… Bir insanın, kendi başına gelen şeyler karşısında bunları vird-i zebân etmesi… Hâşâ, dilimin ucuna kadar geldi “mırıldanma” kelimesi ama o tabirlere karşı saygısızlık olur diye durdum, tevakkuf yaşadım. Bunları vird-i zebân etmesi, diline dolaması mevzuu, şahsı adına güzel şeylerdir; Allah’a karşı arz-ı halde bulunma demektir.
Not: 29 Nisan 2019 tarihli Bamteli’den hazırlanmıştır.





