İkindi Yağmurları – Asıl Hüner ve Gerçek Zafer

İkindi Yağmurları – Asıl Hüner ve Gerçek Zafer

Umûr-i hayriyenin (hayırlı işlerin) muzır mânileri olur. Şeyâtîn-i ins u cin, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşırlar.. ama her sınıf.. her birim.. dünyanın dört bir yanında. Ne var ki yerinde sâbit-kadem olanlar, sonunda kazanırlar.

Kur’an da o bişâreti veriyor; veriyor ve وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ diyor: “Sonuç, mutlu âkıbet, esasen, müttakîlere aittir.” Cenâb-ı Hakk’a karşı hiss-i mehâbet ve hiss-i mehâbet ile yaşayan ama yine de kurtuluş için O’nun vikayesine, himâyesine sığınan müttakîlere.. en acı günlerde de, en lezzetli, en tatlı günlerde de hep O’na sığınmayı birinci vazife bilenlere… O’nu bilenler, böyle yaparlar; O’nu bilmeyen nâdanlar ise, onlar da “sohbet-i nâdan ile eder telezzüz; divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

Sonuç itibarıyla kazanılacak şeyi kazanmış olan insanlar, yürüdükleri yolda değişik kayıplara uğrayabilirler, zayiatlar verebilirler, yaralanmalar olabilir. Fakat netice itibarıyla, bir şehit gibi kazanacaklarını kazanmışlar ise şayet, bence müteessir olmamalılar. Ona kadar yolu var…

Hazreti Câbir’in babası Abdullah, Uhud’da şehit olanlardan. O, şehadetin şerbetini içince, mest-sermest kendinden geçiyor. Zât-ı Ulûhiyet de herhalde böyle kâmet-i bâlâlar ile hususî meşgul oluyor; iltifaten -“taltîfen” demek daha uygun- onlar ile hususî konuşuyor. O da Cenâb-ı Hakk’a rica ediyor: “Beni, dünyaya bir kere daha gönder; esasen bu yolda ölmenin lezzetini, halâvetini, tadını arkadakilere anlatayım!” Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Gönderme yok, buruya geldikten sonra. Ama Ben senin bu duyduğun şeyi, Peygamber vasıtası ile onlara iletirim!” Evet, kazanıyor. Bir-iki senelik Müslüman; fakat dikey yükseliş ile öyle bir zirve yapıyor ki, dağlar, onun ayağının altında Lût Gölü’ne dönüyor; öyle bir zirve yapıyor.

Geriye dönelim: Sonuçta bir insan kazanıyorsa şayet, o yolda kaybettiği şeylere hiç müteessir olmamalı. Şâir Nefi’nin Dördüncü Murad karşısında, onu ölüme götürdüğü anda, dediği bir söz vardır: “Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâya bir ilticamız var.” İlticâ edilecek, yönelinecek bir yöne yönelmiş iseniz, zannediyorum dünyadaki bütün iltifatları ayaklarınızın altına alırsınız; ezerken onu az görürsünüz, üzerinde raks etmeye durursunuz. Eğer gözleriniz öbür âleme müteveccih ise, Güneşe doğru yürüyorsanız şayet, gölgeniz sizin ayaklarınızın altında veya arkanızdadır; birazı ayaklarınızın altında, birazı da arkanızdadır. Önemli olan, Güneşe doğru yürümektir. Cenâb-ı Hak, öyle yapsın!..

   Kulluk, hem bir şehrâhta (otobanda/ana yolda/caddede) yürümek kadar kolay hem de Sırât’tan geçmek kadar zordur.

Bu, çok kolay değil. Yine dendiği gibi, “Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var, ibadetleri hakkıyla yerine getirme gibi külfetler var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç tutma var… Bunları, takliden o işi yapanlar gibi değil, aynı zamanda derinden vicdanında duyarak yapma var. “Ben, tam görülüyor olma mülahazası ile yapamadım!” deyip daha iyiye talip olma var. Bir arkadaşınızdan duymuştum, demişti ki: “Ben, dört yaşında namaza başladım. Fakat istibrâ mevzuunda abdestime tam dikkat etmiş miydim, etmemiş miydim? Namaza başladığım günden yirmi yaşıma, o meseleyi idrak edeceğim âna kadar kıldığım namazların hepsini -bazı günler kırk rekât, bazı günler elli rekât kılarak, hepsini- kaza etmiştim!”

Eğer namazı doğru kılıyorsanız, bir yönüyle bu da bir cehd, bir gayret ister. “Görülüyor olma” mülahazası ile… Tabiî bir de “görüyor olma” mülahazası var. O, Cenâb-ı Hakk’ın, sonunda lütfedeceği bir şeydir: Allah huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde durarak.. kalb tir tir titreyerek… Biraz evvel dediğim gibi, gözler açık olacak ama orada hayal dünyanızda neler neler… Kur’an’ın ayetlerinde, ondan ona atlarken, kelimeden kelimeye atlarken, maktadan maktaya atlarken, değişik âlemlerde dolaşıyor gibi… Hep böyle “görüyor olma”ya namzet bir insan gibi hareket etmeli; “görülüyor olma” mülahazasını çok derince değerlendirmeli. Yüreği çatlayasıya… “Niçin öyle namaz kılamadım? Neden hayvanlığım yine üzerimde idi; öyle namaz kılamadım?!.” demeli. İşte zor; gördüğünüz gibi Sırât’tan geçmek gibi zor bir şey.

Zekât vermek de öyle… Alın teri ile kazanıyorsun, veriyorsun; yine zor. Hacca gitmek de öyle; yine kazandığın şey ile gidiyorsun, Hacda da bir kısım vazifeler var; yine zor. Allah yolunda yürüdüğünden dolayı başına sağanak sağanak belâ ve musibetler geliyor. Sözün bidayetinde ifade edildiği gibi, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur.” Şeytanlar, ordularını seferber ederler; “Ateş!” derler. Bir atış poligonunda, onların hedefinde bulunuyor gibi olursunuz; şakır şakır mermiler yağar üzerinize. Ne mermileri yağar? “Terörizm” mermileri yağar.. “âsî insan” mermileri yağar.. yağar.. yağar.. “itibarsızlaştırma” mermileri yağar.. “sizi ademe mahkum etme” mermileri yağar… Bunlar, çok kolay şeyler değildir.

   “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bütün bunlar karşısında, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) “Allah’ım! Sabr-ı cemîl!” “Sabr-ı cemîl” de Hazreti Yakub (aleyhisselâm) tarafından ifade edilmiş: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) Allah’ım! Dağınıklığımı ve tasamı, Sana arz ediyorum. Şikâyetim, Sanadır; ben, kendimi Sana şikâyet ediyorum. Ağır geldi bu işler… Eğer içime olumsuz bazı şeyler doğdu ise, kafama bazı şeyler girdi ise, nöronlarda bir kirlenme oldu ise, ben bu perişan halimi Sana arz ediyorum!.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ

Bazıları, şikâyeti ilave etmişler, Kur’an’da yok; bazıları “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü ilave etmişler: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..” Belki bazıları da, günümüzde, şunları ilave ediyordur: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي وَأَوْجَاعِي، وَأَسْقَامِي، وَأَمْرَاضِي، وَأَعْرَاضِي إِلَيْكَ “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikâyetimi, şiddetli elemimi, yürek yangınımı, ağrılarımı, dertlerimi, bünyeme musallat olan marazları, hastalıklarımı ve başıma gelen musibetleri Sana şikâyet ediyorum.” Maruz kaldığım bu şeylerin hepsini, Sana arz ediyorum!

Bu arz meselesi, “naz”lanma değil, “niyaz” sadedinde söylemedir. “Sabır kahramanı” -Hazreti Pir’e ait bu tabir- Eyyûb (aleyhisselam) gibi, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” demektir. O (Hazreti Pîr) da o “Rabbî” (رَبِّي) kelimesini ilave ediyor; Kur’an’da öyle değil. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Ayette, “Rabbine nidâ etti” diyor. Rabbine nidâ ettiğine göre, her halde “Rabbî” (رَبِّي) demiştir: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim! Bana zarar isabet etti; Sen Erhamürrâhimîn’sin!..” Arz-ı hâl; Sâhibine arz-ı hal.

Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin; dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım. Dünyada sultanlığı ihraz eden insanlar bile dilenci sayılırlar. Onların elindeki şeylere zerre kadar tenezzül etmemek lazım; dünya sultanlığı bile olsa, tenezzül etmemek lazım. Çünkü Allah’a kulluk, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar çok yüksek bir pâyedir. Bütün kulluklardan sıyrılmanın yolu da Allah’a kulluktan geçer. Kendini bir şey zanneden insanlardır ki, esasen, Allah’a kulluğun tadını/zevkini duymamış ve tatmamışlardır. Onların, ne “ihsan”dan haberleri vardır, ne “ihlas”tan haberleri vardır, ne “marifet”ten haberleri vardır, ne “muhabbet”ten haberleri vardır, ne “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tan haberleri vardır. Bildikleri bir şey varsa, o da yetiştikleri kültür ortamının kendilerine tepeden inme telkin ettiği “taklidî/sûrî/şeklî Müslümanlık”tır; ki Allah, öyle Müslümanlıktan muhafaza buyursun!..

Evet, “Bu yol, uzaktır.” Sırât kadar, Sırât’tan geçmek kadar zordur. “Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Yedi asır evvel, Yunus Emre’nin dediği bir şey. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” “Kandan-irinden deryalar” sözü ile de ifade ediliyor; “aşılmaz gibi görünen uçurumlar” ile ifade ediliyor; “her köşe başında değişik gulyabanîler ile karşılaşma” gibi şeyler ile ifade ediliyor; ifade ediliyor…

Kulluk, Sırât’tan geçmek kadar zor; fakat insan bir kere de Cenâb-ı Hakk’a teslim oldu mu, her şey öyle kolaylaşır ki!.. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Demek ki, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ayeti ile başlayan beyân-ı Sübhânî içinde zikredilen bir hakikat. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. Zorluklar, bağırlarında kolaylığı beslerler, kolaylığı geliştirirler. Zorluklar, dölyatağında kolaylığı oluştururlar.

Not: Bu video, 1 Ekim 2018 tarihinde yayımlanan “Asıl Hüner ve Gerçek Zafer” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.