İkindi Yağmurları – Aşka Aşık Olanlar

İkindi Yağmurları – Aşka Aşık Olanlar

Hayata mal olmayan, amel ve aksiyona dönüşmeyen bilgi sahibinin sırtında bir yüktür.

Ruha mâl edilmemiş ilimler, sahibinin sırtında bir yük; insanı ulvî hedeflere yöneltmeyen mârifet de, bir kalb ve düşünce hamallığıdır. Evet, Kur’an-ı Kerim’in ayetiyle örtüşüyor: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللهِ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Tevrat’ın mesajını ulaştırma ve onu uygulama yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer. Allah’ın âyetlerini yalan sayan kimselerin düştükleri durum ne fecî! Allah böylesi zalim gürûhu hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” (Cuma, 62/5) Çok kitap evirme-çevirme değil, asıl mesele, “kitaplaşma”, kitap muhtevası ile derinleşme ve kitabı kendi içinde bir dinamizm haline getirmedir.

İnsanı Allah’a yaklaştırmayan ilim, ilim değil, cehilden kötü bir beladır. İnsan, okudukça, düşündükçe, bir adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaştığını hissetmeli; bir adım daha kendinden sıyrıldığını vicdanında derinlemesine duymalı; âdeta kendini İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, kemerbeste-i ubudiyetle Allah’a karşı ibadette bulunuyor gibi hissetmeli. Bilgiler, böylesine amele/hayata dönüştürülmeyince, sahibinin sırtında bir yüktür. Sâdî-i Şirazî diyor ki, “Bir insanın bilgisi, amele inkılap etmiyorsa, öyle biri, câhilin tâ kendisidir!” Bilgi, aksiyona dönüşmüyorsa, iç ve dış düzenimizi sağlamıyorsa, bizi ibadet ü tâat mevzuunda ve iç âlemimiz itibarıyla dizayn etmiyorsa, uhrevî/melekûtî bir peyzaja tâbi tutmuyorsa, -bence- o, sahibinin sırtında bir yüktür. Bir de “Niye bu kadar fuzulî şeylerle iştigal ettin?” diye öbür tarafta Allah, kişiye bunun hesabını sorar: “Sonuçsuz bir şey için niye bu kadar kafa yordun? Sonucu olmayan bir şey için niye şakak zonklattın? Neden bu işin arkasından koştun durdun?!.”

Dolayısıyla asıl “ilim”, ilmin “marifet”e (ki buna “vicdan kültürü” de diyebilirsiniz) dönüşmesi, marifetin “muhabbet”e dönüşmesi, muhabbetin de “zevk-i ruhânî”yi netice verip “aşk u iştiyak”a inkılap etmesi ve insanın, oturup kalkarken çok defa bu mülahazalarla oturup kalkması şeklinde tezahür eder.

Sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek esastır; şahıslara değil onların kötü sıfatlarına karşı tavır alınmalıdır.

Evet, böyle bir programa kendisini tâbi tutan bir insan, bir “sevgi âbidesi” haline gelir. Sevgiyi sever, nefretten nefret eder. Kucaklaşma için bayılır; fakat kine-nefrete karşı ciddî bir gerilim içinde bulunur, yedi kapı kovar onları. “Aşk”a o derece âşık olur ki, “mâşuk”u gördüğü zaman, aşka olan aşkından dolayı, onu (mâşukunu) bile bilemez/tanıyamaz.

Menkıbe bu ya; Mecnun, Leyla için delice yanıp tutuşuyor. Fakat onunla karşılaştığı zaman, ona karşı alaka göstermiyor. Çünkü o, aşkın âşığı. Ferhat, aşkın âşığı… Aşka âşık olmak.. muhabbete âşık olmak… Evet, sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek; bütün mesele, bu!..

Bunun dışında, bir kısım şeylerden de nefret edilebilir: Kâfir sıfatı olan şeylere karşı insan, nefret duyabilir. “İlhad” gibi, “kin” gibi, “hased” gibi, “hazımsızlık” gibi, “başkalarını karalama tavrı” gibi şeylere karşı insan, nefret duyabilir. Fakat bu nefret duyma, “şahıslara karşı nefret” şekline getirilmemelidir. O evsâf-ı hasîseye, evsâf-ı deniyyeye, kötü sıfatlara karşı, esas, nefret duyulmalı, kin duyulmalı ama onu onlardan uzaklaştırma istikametinde o gerilim kullanılmalıdır.

Öyle bir duygu bizde ciddî bir metafizik gerilim hâsıl ediyorsa, onu -boğulmak üzere olan bir insanı kurtarmak gibi- o evsâf-ı deniyyeden, evsâf-ı hasîseden, evsâf-ı şeytâniyyeden o insanı kurtarma istikametinde kullanmalıyız. Evet, “kin”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “nefret”, evsaf-ı şeytâniyyeden; “tahrip”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “hased”, evsâf-ı şeytâniyyedendir. Bunların pençesine düşmüş biri, boğuluyor demektir, farkına varmadan. O, ayakta görülse bile, hiç farkına varmadan, mânevî bir “mesh” yaşıyor demektir. Yaptığı mâsiyetin keyfiyetine göre, mânevî meshi itibarıyla, bazen -bağışlayın- maymun, bazen goril, bazen dübb (ayı) -saygısızlık olur diye Türkçesini söylemedim-, bazen zi’b -Kur’an-ı Kerim’de de geçiyor, kurt demek- ve bazen de çakal olur. Bunların her birisinin kendine ait hususiyetleri vardır; kimisi ısırır, kimisi parçalar, kimisi bir yönüyle mukallittir, kimisi boğar, kimisi yılan gibi zehirler. Evsâf-ı deniyye-i hasîse-i şeytâniyye bunlar.

Birinde böyle bir şey gördüğümüz zaman, doğru, bir nefret duygusu insanın içinde hemen depreşir. Fakat onu, o şahsa karşı kullanmamalı. Belki o insanı o türlü evsâf-ı deniyyeden sıyırma adına, boğulan bir insanı kurtarma cehdi ile kurtarma adına, bir gayret sarf edilmeli; bütün güç, o istikamette kullanılmalı. Genel ahlakımız bu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i öyle tanıyoruz; Hulefâ-i Râşidîn’i öyle tanıyoruz. Kini, nefreti, tahribi tel’in ediyoruz. Allah, o evsâf-ı deniyye ile hareket eden insanlara iz’an, insaf, hakikî iman, sevme duygusu, kucaklama duygusu, muânaka duygusu lütfeylesin! Onları, o hayvanî sıfatlardan, mânen mesh olma halinden, insan şeklinde görünseler de farkına varmadan iç dünyaları itibarıyla hayvan olmaktan halâs eylesin!..

Not: Bu video, 3 Nisan 2017 tarihinde yayımlanan “İman, Muhabbet ve Vazife Aşkı” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.