İkindi Yağmurları – Şahsı Manevi Kerameti

İkindi Yağmurları – Şahsı Manevi Kerameti

Hazreti Ebû Bekir bir kulübede yaşıyordu. On bir tane irtidât hadisesini bastırdı. Bir blokaj hazırladı, bir statik ortaya koydu; arkadan gelen Hazreti Ömer, iki tane süper gücü yerle bir etti. Ebû Bekir, öyle bir insandı. Fakat kendisine sorarsanız?!. Cübbesinin eteği yerde süründüğünden dolayı, “Yâ Rasûlallah, bu da kibir midir? Ben de onlar ile beraber tepe taklak mı giderim?” endişesini taşıyor. Bir taraftan öyle zirvelerde, âdeta başı, melekler ile beraber, onlar ile kanatlanmış bir üveyik gibi; fakat beri tarafta kendisini hiç ender hiç görüyor ve başkasını nefsine tercihe açık bulunuyor. Onun için kendisine biat edildiği dönemde, Hazreti Ömer’in elini sıkıyor, ona biat etmek istiyor; o ise, hemen kalkıp onun elini sıkıyor, “Ebû Bekir’in olduğu yerde, başkasına biat edilmez!” diyor.

Böyle bir îsâr ruhu!.. Başkalarını her zaman kendinden daha fâik gören bir ruh!.. “Ben, ona layık değilim!” diyecek kadar; bir yönüyle, şartların ve hadiselerin kendini bir yere getirmesi karşısında bile kendisini sorgulayacak, kendi ile yüzleşecek kadar acz u fakr duygusu içinde!.. Hacâlet ve mahcubiyet duygusu içinde kendisini yerden yere vuran, kendisi ile sürekli yüzleşen, nefsini sürekli sorgulayan, herkesi kendinden daha fâik gören ve “Keşke o olsaydı!” diyen insan… Böyle bir düşünce çerçevesinde kardeşlik, böyle bir kardeşlik… Onun için Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ömer efendimize dediği o söze bağladım meseleyi.

“Ben değil, esas benim kardeşlerim önemlidir; ben değil!..” Birinin mülahazası: Vaaz ediyormuş da bir adam, el-âlem de değer atfediyormuş ona, iyi konuşuyor diye. Fakat -ben kendisinden dinledim- diyor ki, “Esasen bu yanlışı yapıyor ve bu yamuk-yumuk sözleri söylüyorum, ta ki, bugün bunları kavrayan, dinleyen şu insanlar içinde bir gün bu kürsüye çıkacak, bu meselelerin doğrusunu söyleyecek insanlar olacaktır; ben, onlara yol açmak için o kürsüye çıkıyorum! Bir gün şunların içinden bir tanesi çıkacak, hakka-hakikate tercüman olacak; onun için konuşuyorum, yoksa yaptığım şey, küstahlıktır!”

“Kardeşlik ruhuyla birbirine perçinlenmiş şahıslardan oluşan bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir ve pek çok inâyete mazhar olur.”

Meseleye bu zaviyeden bakma, herkesi kendinden daha fâik görme… “Ben oturdum, konuştum da böyle, insanlar tesirde kaldılar, etrafımda kümelendiler, bir bünyân-ı marsûs haline geldiler!” Hafizanallah, bu düşünceler şeytanın dürtüleri, sağdan gelen dürtüleridir. İnsan, dinleyenlerin hepsini birden Kâbe’ye sevk etse ve hepsini bir yerde tavvâfînden eylese metâfta, bence yine kendine öyle bakmalı; “Allah Allah! Bu insanlar, benim ahmaklığımda nasıl oldu da böyle sülûk ettiler o yola!” diyecek kadar kendi ile yüzleşmeli, kendini yerden yere vurmalı!..

Sen, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi, kendini yerden yere vurmazsan, hiç farkına varmadan başkalarında kusur aramaya başlarsın. Başkalarında kusur arayan insan da hayat boyu hep kusur irtikâp eder durur. Müddeî (savcı) gibi değil, âdil bir hâkim gibi davranmak lazım. Müddeî, kusur arar; “Daha başka bir suçu var mı bunun? Hele bakın, böyle etrafını bir karıştırın; kimlerle münasebeti vardı bunun, ne halt karıştırıyordu?” filan… Müddeî, öyle yapar ki bu insafsızlıktır. Fakat kanunlara bağlı hüküm veren insan, afîf ise, namuslu ise, doğru ve müstakîm yaşamış ise, orada ona göre hüküm verir. Evet, başkaları hakkında öyle davranmalıyız; kendimiz hakkında da bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi tavır almalı ve kendimizi yerden yere vurmalıyız. Böyle davranırsak, o kardeşlik şuurunu tesis etmiş oluruz ve ona kim bilir ne kerâmetler, ne kerâmetler ihsan edilir.

Tekrar ediyorum: Hazreti Üstad, “Bahusus lillâh için olan uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî ve samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” diyor. Hani, Abdulkadir Geylânî hazretleri.. Ebu’l-Hasan el-Harakânî hazretleri.. Harakan’da mı türbesi?!. Fakat Kars’ta olduğu söyleniyor. Onun yaşadığı dönem itibariyle Kars, Müslümanların elinde değil ama ihtimal sonradan onun mübarek na’şını oraya getirmiş olabilirler. Türbesi var, türbedarı var hâlâ, orada temessül ettiğine dair rivayetler var ve daha başka şeyleri de var ama söyleyince başkalarını kıskandırmış olur diye açmayacağım; yine sizin ile alakalı daha başka şeyleri de var. Sonra Şeyhu’l-Harrânî.. o da Harranlı olduğundan, sadece mekanına nisbeten söyleniyor. Böyle bazı zatların tasarrufları devam ediyor, Allah’ın izni ve inayeti ile. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın temessül edip şefaatlerinin devam etmesi gibi devam ediyor. Bir de Akîl Mimbecî var; Mümbicî filan da diyorlar; hani şimdi üzerinde kavgaların cereyan ettiği Menbic. Allah (celle celâluhu) orada öyle büyük bir zat yaratmış. Beşinci şahıs olarak da Maruf-i Kerhî hazretleri sayılıyor. Efendim, ne haddime benim başkalarını onlara altıncı şahıs olarak ilave etmek? Ama hüsnüzannım birileri için çok galip; zamanın sözcüsü Hazreti Sahipkırânı da bu çizgide sayıyorum; o da zamanın sözcüsü, Allahu A’lem.

Deyin, siz de deyin: “Çok sıkıldık, çok bunaldık; canlar gırtlakta, ruhumuz dilde-dudakta, çıkmak üzere… Çok bunaldık!” deyin ve onların şefaatlerine tevessül edin. Efendimiz’in şefaatine müracaat edildiği gibi: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ “Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için Seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Hâcet duasında böyle dendiği gibi deyin: “Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Hazreti Muhammed Mustafa’ya bizleri bağışla!.. Zılliyet planında, izafiyet çerçevesinde, O’nun arkasında O’nun gölgesi gibi olan o zatlara, o Şâh-ı Geylânî’lere, o Ebu Hasan Şâzilî’lere, o Muhammed Bahâuddin Nakşibendî’lere, o İmam Rabbânî’lere, o Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’lere, o zamanın sözcüsü Pîr-i Mugân’lara, o Hazreti Üftâde’lere, O Hazreti Aziz Mahmud Hüdâî’lere, o Pîr-i Küfrevî’lere, o Alvar İmamı M. Lütfî’lere, o Hüseyin Kındığı hazretlerine kadar bu büyük insanlara bizi bağışla!..

Dünyanın değişik yerlerinde, daha niceleri, niceleri vardır ki, biz onlardan haberdar değiliz. Bir yerde ifade edildiği gibi, “Eğer yeryüzünde nizam ve âhenk devam ediyorsa, işte bu türlü mukarrabîn yüzünden o nizam, o âhenk devam ediyordur.” Cenâb-ı Hak, o nizamın devam etmesi için, o insanların şefaatiyle sizleri, bu mübarek cemaati şereflendirsin, taçlandırsın, daha büyük hizmetlere muvaffak kılsın!.. Değişik köşe başlarında yolunuzu kesen gulyabanîlerin şerrinden sizi muhafaza buyursun!..

“Hatta şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” Bu ifade münasebetiyle, bunları dedim. Doğrudan doğruya denebilir ki, “Allah’ım! Bu cemaate, bu heyete bizi bağışla, ne olur!” Denebilir; çünkü kimin ne olduğundan kimsenin haberi yok fakat o cemaatin say’ u gayretine öyle şeyler terettüp ediyor ki, işte o büyük zatlara bile Cenâb-ı Hak, o lütufta bulunmamış; böyle şeyler terettüp ediyor. Buna da “şahs-ı manevînin kerâmeti” denir. Şahs-ı manevî…

Burada antrparantez arz edeyim: Zaten zaman, şahıs zamanı değil, şahs-ı manevî zamanıdır. Cenâb-ı Hak, eğer toplumu içinden bulunduğu badirelerden halâs eyleyecekse, o şahs-ı manevî velayetiyle -inşaallah- halâs eyleyecektir.

Not: Bu video, 23 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanan “Kardeşliğin Kerâmeti” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.