İkindi Yağmurları – İyiliğe Devam

İkindi Yağmurları – İyiliğe Devam

Ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, buhbuha-i Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazreti Rahman-ı Rahim’e karşı da saygısızlıktır. Yani, değil sadece iyi bir şey işlememek, hep günah vadilerinde dolaşıp duruyor. Eli ile günah işliyor, dili ile günah işliyor, gözü ile günah işliyor, kulağı ile günah işliyor. Sürekli gıybet ediyor, iftirada bulunuyor, başkalarına kötülük yapıyor. Anneyi evladından ediyor; evladı annesinden ediyor. Birinin bir hata işlemesi ile, “Senin de falanlar ile irtibatın vardır!” diye, onları hapse atıyor.

Hâlbuki modern hukukta da İslam hukukunda da “suçun hususiliği” vardır. Suçun hususiliği, cezanın hususiliğini gerektirir. “Sen, falan ile, falan zamanda telefon ile konuşmuşsun; dolayısıyla mücrimsin!.. Günah işleyen birisi üzerinde 1 dolar taşıyormuş; senden de 1 dolar çıktığına göre, sen de cürümlü sayılırsın! Falanın başında desenli takke var; sen de o desende takke giydiğine göre, sen de onlardan sayılıyorsun, demektir. Terör örgütü; sen de terör örgütüsün!” Bu, Firavunların hukuk sisteminde bile görülmedik bir şeydir, hafizanallah. Böylesine Cehennem vadilerinde düşe-kalka yürüyen bir insan, “Müslümanım!” diyorsa, yemin edeceğim: Vallahi de değildir, billahi de değildir, tallahi de değildir! Onca cinayet işleyen bir insanın, Firavun’dan farkı yok, Hitler’den farkı yok, Lenin’den farkı yok, Saddam’dan farkı yok, Kazzâfî’den farkı yok!.. Cennet’ten dem vuruyor ama şeytanın sağdan gelmesi… Bakın, nasıl bir recâ hissiyle onu aldatıyor. Diyor ki: “Sen işliyorsun bunları ama boş ver, Allah Gafur ve Rahîm’dir; ne işlersen işle!”

Vakıa hep iyilik yapanlar demişler: “Ger günahım kûh-i Kâf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultan’ım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kâf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.)

İmam Şafiî hazretleri de demiş:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي * جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ * بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” “Yollar, sarpa sardı, daraldı; vicdanım da daraldı; öbür tarafa yöneliş başladı. Ama recâ hissimi, Sen’in affına merdiven yaptım!” diyor, İmam Şafiî. Elli beş senesini, beş yüz elli senelik sevap ile donatmış bir insan bu. Kendinden sonra gelen dev insanlar, onun yazıp ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzideyi, kendilerine rehber yapmışlar. Hayaline dahi günahın misafir olmadığı bir zat:

وَلَمَا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي * جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُلَّمَا

تَعَاظمَنِي ذَنْبِي فَلَمَّا قَرَنْتُهُ * بِعَفْوِكَ رَبِّي، كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Senin affına sığınıyorum. Affın, benim günahlarımdan çok daha büyüktür.” diyor. Bu, inanmış bir insanın recâsıdır, ümididir.

Ama mâsiyette düşe-kalka yürüyen.. hep zift bataklığı içinde zift neşreden.. her gün çok farklı iftiralar ile, din-i mübîn-i İslam’ın her yerde şehbal açmasını isteyen insanlara ayrı bir iftirada bulunan.. müfterilik adına kurulmuş ve bir zift jurnalciliği etrafında kümelenmiş, zift ruhlu insanlar.. zift düşünceli insanlar… Bunlar “Allah, Gafur ve Rahim’dir!” diye teselli oluyorlar ise, bu, şeytanın sağdan çarpması demektir; sûret-i haktan görünerek, o zavallıları, batıl yola sevk etmesi demektir.

Bunlardan birincisi gerçek recâdır ki, iyilik yaptığı halde bile kendisini çok mücrim, çok günahkâr görüyor; “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” diyor. Havf, bu. رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ “Hikmetin başı, Allah korkusudur.” Peygamber Efendimiz’in beyanı. Farklı şeklide ifade ederken, Kıtmîr, “mehabet” kelimesini kullanıyorum; “Hikmetin başı mehâbetullah’tır.” Bunu derken de meseleyi çocuklara anlatırken, böyle anlatmanın lüzumuna inanıyorum. Korku ile onları ürkütme değil de Allah’ın ululuğu, azameti ve büyüklüğünü nazara verme; “Bakın, O, büyüklüğüne rağmen, size şefkat ile, re’fet ile bakıyor!” demek suretiyle O’nu sevdirme… Cenâb-ı Hakk’ı sevdirme… Ama رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ “Hikmet’in başı, Allah korkusudur.”

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.

Yüreklerden silinsin -farz edelim- havf-ı Yezdân’ın,

Ne irfanın kalır tesiri, ne vicdanın.

Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…”

Varsın, alçaklık yolunda sülûk edenler, o yolda yürüyedursunlar; siz, onlar hakkında bile iyilikler düşünmeye devam edin. Kötülüğe kötülük ile mukabele değil, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, Hazreti Mesih gibi, iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle, centilmenliğinizi, insanlığınızı, karakterinizi ortaya koyun!.. كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) Herkes, karakterinin gereğini sergiler. Birileri karakterlerinin gereğini sergiliyorlar; zulüm ile oturup kalkıyorlar, zulüm söylüyorlar, zulüm düşünüyorlar, bakışlarından zulüm akıyor. Fakat sizin karakteriniz buna müsait değil. Zulüm değil, sizin bakışınızdan adalet dökülmeli, kulaklarınızda hep adalet çınlamalı, ağzınız hep adaleti telaffuz etmeli, kalbiniz adalet duygusuyla çarpıp durmalı!..

Allah, bizi bu seviyenin insanlarından eylesin! Dediğim şeylerden dolayı da beni affetsin! Siz de kusura bakmayın!..

Not: 24 Eylül 2018 tarihli Bamteli’den hazırlanmıştır.