Farzımuhal çerçevesi ve şartı içinde söylenen bu söz, esasen Efendimiz’in yüce kametini göstermesi bakımından ele alınmalıdır. Demek ki, Allah Resûlü, öyle sağlam bir iman zeminine oturmaktadır ki, O’nun bulunduğu yerde bir zemin çökmesinden bahsetmek mümkün değildir.
Eğer O, –farzımuhal– nübüvvetle serfirâz olmayan, mücerret bir ideal ve aksiyon adamı olsaydı, kendisine dehalet etmek isteyen bu insanların düşüncelerine mümâşat ve mülayemet gösterebilir ve onları kendine bağlamaya çalışabilirdi. Çünkü insan fıtratında bu türlü zaaflar vardır. Fakat, Allah Resûlü, her türlü zaaftan korunmuş bir Nebi’dir. İnsanları kendine değil, Allah’ın (celle celâluhu) dinine bağlamaya çalışmaktadır. Dini bütünüyle kabul etmeyen bir insanın, dine bağlanmasından söz edilemeyeceğine göre, Allah Resûlü onlara niçin taviz versin ve onların hatırına dinin ahkâmını niye değiştirsin? Hem O, sadece Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını tebliğ eden bir elçidir. Hükmü veren, emir ve yasakları koyan doğrudan doğruya Allah’tır (celle celâluhu).
“Onlara meyledebilirdin.” ifadesinden şu mânâları anlamak da mümkündür:
Eğer, Biz seni tespit edip, bütün davranışlarını vahyin kontrolü altına almasaydık, sen de, başkaları gibi, dini tebliğde akıl ve mantık yolunu tutup gitmiş olsaydın, senin de şöyle düşünmen ihtimal dahilindeydi: Ben, bunları böylece kabul edeyim; sonra da onları yavaş yavaş dine ısındırır, tam ve kâmil mü’min olmalarını sağlarım.
Evet, senin aklından kat’iyen böyle bir düşünce geçmiş değildir; ancak böyle bir düşünceye meyletmemen, Bizim tespitimiz sayesindedir. Biz, seni bir an dahi kendi başına bırakmış değiliz ki, sen böyle bir düşünceye meyletmiş olasın..
Bir diğer mânâ da şudur: Sen, cibilliyet itibarıyla, onların hidayetine karşı çok hırslısın. Onlar inanmıyorlar diye nerede ise canına kıyacaksın.