Kuvve-i şeheviye’nin ifrat hâline, tamamen ar ve hayâ hislerinden sıyrılarak, her türlü saygısızlığı, her çeşit küstahlığı irtikâp edecek kadar kayıtsız davranma anlamında “fısk u fücûr”; aklın ve şer’in tecvîz ettiği ilâhî nimet, lezzet ve zevklerden dahi kat-ı alâka etme, hissiz ve hareketsiz kalma mânâsındaki şekline “humûd”; behîmî hislerin inkıyad altına alınması, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalmanın yanında meşru dairedeki zevk ve lezzetlere istek izhar etme diyeceğimiz tavra da “iffet” demişlerdir.
Kuvve-i gadabiye’nin ifrat hâline, âkıbeti düşünülmeden, sonucu hesaba katılmadan, ölçüsüzce ve muhâkemesizce altından kalkılmayacak işlere girişme ve âkıbeti mutlak felâket tehlikelere kendini salma mânâsında atılganlığa “tehevvür”; tefrit durumuna, korkulmayacak şeylerden dahi korkma, sürekli vehimlerle oturup kalkma ve değişik paranoyalarla hayatı yaşanmaz hâle getirme anlamındaki sapkınlığına “cebânet”; korkulacak şeyler karşısında tedbirli ve temkinli davranma ve esbabda kusur etmeden ciddî bir soğukkanlılık içinde, korkulacak hususları herhangi bir telâş ve endişeye kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki yiğitçe duruşa da “şecaat” demişlerdir ki, “adalet” denen şey de, işte bu üç faziletin imtizâcından hâsıl olan ve “sırât-ı müstakim” unvanıyla da anılan dengeli olmanın mübeccel adıdır.2
Aslında bütün insânî kemâlât ve fezâilin asılları da kabul edilen bu hususlar, ahlâkî mânâsıyla adaletin de ruhu, özü, esası ve nüveleri sayılırlar. Bu ruh, bu öz ve bu esasların anlaşılamadığı ya da kavranamadığı yerde ne o adaletin nazarîsinden ne de ferdî, ailevî ve içtimaî yaşanan ve uygulananından bahsetmek mümkündür.
Dipnotlar
- 2 Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.21-22; Şualar s.603-604 (On Beşinci Şua, Birinci Makam, İkinci Kısım).