Adalet
Dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına riâyet etme, zulme girmeme mânâlarına gelen “adl” ve “adalet”, İslâm dininde ahlâkî ve hukukî yanlarıyla fevkalâde önemli bir esastır. Kur’ân ve Sünnet bu esas üzerinde ısrarla durur, mü’minleri ona riâyet etmeye çağırır ve onun Allah’a bir yaklaşma yolu olduğunu sık sık vurgular.
Adaletin ahlâkî ve hukukî mânâsına geçmeden önce, İslâm hukemâ ve mütefekkirlerinin onu nasıl yorumladıklarını görmekte yarar var. İslâm ulemâsı ve Müslüman düşünürler –İbn Miskeveyh’ten Bediüzzaman’a– insanda üç ana kuvvetten bahsedegelmişlerdir: Kuvve-i akliye (aklî meleke), kuvve-i şeheviye (şehvet dinamiği), kuvve-i gadabiye (öfke hissi)1 ki, bazıları bunlardan kuvve-i akliye’ye kuvve-i melekiye, kuvve-i şeheviye’ye kuvve-i behîmiye veya nefs-i emmâre, kuvve-i gadabiye’ye de kuvve-i sebuiye demeyi tercih etmişlerdir.
Fonksiyon itibarıyla kuvve-i akliye, belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp bilmenin, iyi-kötü her işin neticesini idrak etmenin, maslahat ve mefsedetleri birbirinden ayırmanın önemli bir esası; kuvve-i şeheviye, arzu, istek, iştiha, lezzet ve cismânî hazların ana unsuru; kuvve-i gadabiye ise, kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık, kızgınlık ve atılganlığın biricik kaynağı kabul edilmiştir.
Kuvve-i akliye’nin ifrat (aşırı) hâline, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme, safsataya girme ve şarlatanlıkta bulunma mânâsında “cerbeze”; tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğrudürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında “gabâvet” ve “hamâkat”; mûtedil olanına da, herkesin gücü ölçüsünde eşyâ ve hâdiseleri olduğu gibi bilme, mâhiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun değerlendirip resmetme, lehinde ve aleyhinde olan, olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırma keyfiyetine de “hikmet” denegelmiştir.
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.587 (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat); İşârâtü’l-İ’câz s.21-22; Şualar s.603-604 (On Beşinci Şua, Birinci Makam, İkinci Kısım).