İçeriğe geç

İşte bu türlü inhiraflara karşı İslâm ona kendi farklılığını hatırlatır, konum ve donanımına göre bir vaziyet almasını salıklar; onu Allah’la münasebete geçmeye, insanlarla da yardımlaşma, dayanışma ve uzlaşmaya çağırır; bir kesimin iddia ettiği gibi hayatın kahreden bir mücadele, bir savaş olmadığını ihtar eder ve onun ruhuna ilk plân ve projesindeki yüksek gâyeleri, hikmetleri duyurur. Donanımına yakışmayan alçaltıcı tavır ve davranışları karşısında kollarını makas gibi açar ve “Bu çıkmazlar sana göre değil” der, onun nazarını kalb ve ruh ufkuna çevirir.

İslâm, ruhu öldüren ve kalbi söndüren bütün haramların karşısındadır; gayr-i meşru keyiflere, lezzetlere asla izin vermez; meşru dairedeki zevk u lezzetten de kimseyi alıkoymaz. Dahası, Allah’ın yasaklamadığı bazı nimetlere karşı tavır almayı –zühd niyetiyle bazılarının tadıp doymama felsefesine göre hareket etmeleri müstesna– kesinlikle men eder. Kur’ân: “De ki: Allah’ın kulları için yaratıp ortaya koyduğu süsü-zineti, o hoş ve tertemiz rızkı haram kılan da kim.! De ki: O rızık dünya hayatında (herkes için), ahirette ise sırf mü’minlere hastır.”24 buyurarak meşruiyet çerçevesinde ilâhî nimetlerden istifade etme kapısını hep açık tutar. Ancak kendisi bu nimetlerden yararlanırken –onlar onun el emeği alın teri olsa da– o ihsanlar içinde başkalarının da hakkı bulunduğunu hatırlatır ve onu içtimaî olmaya çağırır.. ve işte onun adalet ve denge dediği de budur. Adaleti, mutlak müsâvât şeklinde anlayanlar, istidâd ve kabiliyetlerdeki farkı görmeyerek, ne olursa olsun “eşitlik” deyip bu tür dimağları körelttiklerinin farkında olamadılar ve hâlâ da değiller…

260