İçeriğe geç

Hasan Basrî ve Şâh-ı Geylânî gibi din büyüklerinin evrâd u ezkârına bakılabilse, bu zatların dünyada hep havf u haşyet içinde oldukları görülecektir. Bir keresinde Şâh-ı Geylânî’nin evrâdını okuyan ve oldukça takvâsı da yerinde bir hoca kardeşimiz bana şöyle demişti: “Büyük zatların evrâd u ezkârlarını okurken bunların, ‘Ben mahvoldum, yandım, bittim. Susuz bir insan Cehennem’de nasıl yanar ve kavrulur, çölde yapayalnız kalan bir insan nasıl vahşet içindedir, işte ben ondan daha beterim.’ şeklinde dualarında ifade ettikleri hususları biz kendimizde bulamıyoruz. Şâh-ı Geylânî neden böyle diyordu..?”

Aslına bakılacak olursa o mübarek kardeşimiz, “Çölde kalıp yanmamışız, vahşette hiç olmamışız, dolayısıyla biz bu duaları ne diye okuyalım?”a getiriyordu konuyu. Ama o, bir noktada isabet etse de başka bir noktada hem o hem de biz yanılıyorduk. Aslında meseleye şöyle bakmalı ve şöyle düşünmeliyiz: “Şâh-ı Geylânî gibi bir zat bu mevzuda böyle derse, acaba bize ne demek düşer?” Zira nefs-i emmâre çok ayyârdır; insana bir tane üzüm yedirir, elli tokat vurur. Dudağına bir kere bal sürüverir, fakat onu elli defa yüzüstü bırakır ve ömür boyu sürüm sürüm süründürür. Bu itibarla nefsine karşı hep mağlup olacağını düşünen bir insan, düşmanını tanımış ve Rabbisine sığınacağından dolayı, nefsine karşı emniyet içinde yaşayan bir insandan daha emin demektir. Rabbimiz –inşâallah– nefsimiz gibi bir hasmımızı bizlere idrak ettirir…

52