Ancak bu işin ötesinde bir sakatlık vardır ki, öyle olmak da istemem. “Ben mücrimim, halka bir şey anlatamam. Kimseye hak namına dellallık yapamam. Namaz kıldırıp hutbe irad edemem.” şeklindeki bir düşünceye gelince onu; aşağılık duygusu, eziklik ve şeytanın, insanın bazı zayıf taraflarından istifade edip hizmetten alıkoyması sayarım.
Zayıf ve çelimsiz olsak, güç ve kuvvet yönüyle pazularımız zayıf bulunsa dahi hakikî sahibini bulacağımız ana kadar bu işi taşıma azmi içindeyiz. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’a hizmet istikametinde Fahr-i Kâinat Efendimiz’in atının zimamdarlığını yapmaya, yani onun dizginlerini omuzumuza alıp götürme istikametinde ve Rabbimizi hoşnut etme yolunda bu vazifeyi bırakmayacağız. Bu vazifeyi bize bıraktıracak şekilde kendimizi aşağı görmektir ki, işte aşağılık duygusu denen mel’un şey de odur.
Ne olursak olalım hep imanlı olduk ve hiç ümidimizi yitirmedik. Vefat edeceğimiz an, “Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir Cennetime!” (Fecr sûresi, 89/27-30) hakikatini, bize sırf bir iltifat-ı ilâhî olarak meccâni bir teveccüh şeklinde bekleyip durduk.
Hususiyle asrımızda aşağılık duygusu içine girmeye hiç lüzum yok, zira biz ne kadar mücrim olursak olalım Cenâb-ı Hak, şu nazik, nezih ve nadide cemaat içinde bize yaşama imkânlarını bahşetti. Bu güzide insanlarla aynı çatı ve kubbe altında oturuyoruz. Her gün hakikat gamzeden bu simalarla karşı karşıya geliyoruz. Bunlardan benim duygularıma akseden çok şeyler oluyor. Yıkılmış, harap olmuş kalbimin tamiri istikametinde ben bu insanlardan çok istifade ediyorum. Bunların duygu ve heyecanları benim şu perişan cismime can ve dizime derman oluyor.