İçeriğe geç

“Allah daha önce ne yapıyordu?” sorusu, Allah’a “önce” ve “sonra” isnat etme noktasından hareket edildiği için ortaya çıkıyor. Evveli olanın sonu, sonu olanın da bir başlangıcı vardır. Bir varlığın başlangıcı yoksa, onun için son da bahis mevzuu değildir. Bir şey ebedî ise onun evveli de yoktur. Trilyon defa evvellerin evveline, âhirlerin âhirine gidilse, bunlar Allah’a nispeten deryada katre kalır. Evvel ve âhir, Allah’ın sıfatları karşısında iç içe girmiştir; O’nun bidayeti ve nihayeti yoktur. Mazi ve müstakbel sadece varlıklar için geçerlidir.

Meselenin bir diğer yönüne gelince, Zât-ı Ulûhiyet’in azameti, büyüklüğü, Kendini bilmesi, Kudret ve İrade sıfatı ve bunların taalluk sahaları hakkında biz kat’iyen rahatlıkla söz söyleyemeyiz. Zira bunlar, Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı olduğundan bu noktada her zaman bize edepli olmak düşer. İnsan fânilerden olan bir mahbubundan söz ederken bile sözünde çok edepli hareket eder. Bizi yaratan, her şeyimize nigehbân olan, muhabbetiyle kalbimize taht kuran Hazreti Allah’tan bahsederken çok daha dikkatli olmalıyız. Binaenaleyh, “O, kudretiyle şunu, ilmiyle bunu yapıyordu.” derken bu dairenin nezahetini ihlâl edici sözler söylemekten kaçınmalıyız. Hem bütün kâinatlar, O’nun azamet ve ulûhiyetine nispeten bir ağacın yaprağı kadar bile değildir. Bir yaprak var olduğu andan itibaren, Allah (celle celâluhu) onda ayrı tasarruflarını, ayrı şe’nlerini müşâhede eder. Her bir varlık küçük bir aynadır. Cenâb-ı Allah, her şeyden evvel Kendi muhît ilmi, basarı ve sem’iyle Kendi şuunât-ı Zâtiyesini, sıfât ve esmâsını müşâhede eder.

123