Soruları sorarken edeb-i nezihane dairesi içinde sormak gerekir. Belki dinsizlerden edebe ters soruların gelmesi normal sayılabilir. Ancak, bir mü’minin ağzına edep dışı ifade kalıplarıyla kurulmuş bir soru tarzı yakışmaz. İnançsız birisi, geçmiş zamanda ayağını ayağının üzerine atarak bana, “Şu Tanrı denen şey nedir?” diye sormuştu. Benim buna canım sıkılmış olmasına rağmen nezaketle dinlemiş ve gereken cevabı vermiştim. Ancak böyle bir soru mü’minden gelirse onu Allah affetmez, ben de affetmem. Allah, ne bizim –hâşâ!– babamız, ne anamız, ne de arkadaşımızdır. Allah Teâlâ’ya karşı mutlaka çok edepli olunmalıdır. Ağzımızdan çıkan her şeyin kayıt altına alındığını bilmeli ve saygıda kusur edilmemelidir. Zira mü’min, Huzur-u Kibriyâ’ya mü’mince gitmeye bakmalıdır. Bu sebeple çok dikkat edilmelidir.
Ben not kâğıtlarına Efendimiz’in adını yazarken bazen (sallallâhu aleyhi ve sellem) yazmayı unutup “Hz. Muhammed” yazıyorum. Hemen birden içimde bir ürperti hâsıl oluyor ve kulaklarımda âdeta, “Küstahlık yapma, benim ismimin arkasında sallallâhu aleyhi ve sellem var. Adım nerede anılırsa salât tazimiyle mukabele edeceksin.” hatırlatması çınlıyor. Ötede defterler açıldığında Efendimiz’e babamın oğlu gibi Hz. Muhammed dediğim kaydını görürsem, utanır, Fahr-i Kâinat karşısında yerin dibine girerim.
Her meselenin, bütün sırların açık seçik ortaya döküleceği günde, bizi utandıracak şeyler için bugünden çok dikkat etmemiz lâzımdır. Mevlâ, çok merhametli olduğundan, biz O’nu anarken bazen gereken tazimatı yapmıyor ve affeder diye düşünüyoruz. Gelin Allah’a karşı çok edepli olalım ve O’nun hakkında kullandığımız ifadeleri en seçkin tazim beyanlarına bağlayalım.