Peygamberlerin mucizeleri de, ilmî araştırma, gelişme ve telakkilerin son sınırını göstermesi açısından serhat sayılır. Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) Belkıs’ın tahtını Sebe’den getirmesi ve oradaki insanların da bunu görmesi celb-i surete işaret etmektedir.1 Peygamber bunu bir mucize olarak gerçekleştirmiştir ve bu, insanlık için bir son sınırdır. Beşer, fen ve terakki ile ancak onun biraz yakınına ulaşabilir. Nitekim televizyonun icadı beşerin bu noktaya vardığını göstermektedir. Yine Hz. İsa (aleyhisselâm), en onulmaz dertlere derman bulan –Kur’ân-ı Kerim’in ifadesi içinde– Allah’ın izniyle ölüleri dirilten, kör olanları gördüren, abraş hastalarını iyileştiren bir peygamberdir.2 Bu âyet-i kerimeyle Allah, peygamberi vasıtasıyla insanlığa şu mesajı vermektedir: “Tıp mevzuunda bir gün öyle ilerlenecektir ki, ölüme hayat rengi verilecektir.” Tabiî bu, “Ölmüş insanlar tekrar diriltilecek.” anlamına gelmemektedir. Keza, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, insanın da bu ufka ulaşması adına bir davetiye hükmündedir. Bugün insanoğlu amyant maddesini keşfederek bunun küçük bir kısmını gerçekleştirmiş sayılır. Beyan Sultanı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, ifade ve beyan hususunda insanlığın, kendisine yaklaşması beklenen bir zirvedir.
Buradan hareketle insanlık, gelecekte bir kısım hakikatlerin mâşerî vicdan tarafından kabul edilmesi için gücünü, kuvvetini beyandaki edadan alacak; üslûp ve beyandaki eda, hakikaten en müessir bir silah hâline gelecektir, diyebiliriz. Zaten kitle iletişim araçları vasıtasıyla bu gün tahrip veya tamir adına yapılanlar da o noktanın önemini bize anlatmıyor mu..?
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Neml sûresi, 27/40.
- 2 Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/49; Mâide sûresi, 5/110.