İçeriğe geç

Bu dönemlere has olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onların getirmiş olduğu sistemlerin âdeta Ye’cüc-Me’cüc gibi Müslümanları muhasara altına alacağını, ciddî kıtlıkların yaşanacağını, semadan bir damla yağmur düşmeyeceğini, zeminin bir rüşeym bile bitirmeyeceğini ve insanların sefalet içinde kalıp açlıktan öleceklerini haber verir. Nitekim bu sözler karşısında âdeta şoke olan sahabe efendilerimiz endişe içinde “Öyleyse ne yiyecekler ey Allah’ın Resûlü?” derler. Efendimiz de: “Onlar, tesbih u takdisle beslenecekler.” buyurur.

Öncelikle Efendimiz’in bu cevabı bazılarınca yadırganabilir, bizce değil. Bilindiği gibi, Efendimiz, savm-ı visale devam ettiğinde sahabe-i kiram da aynı şeyi yapmak isteyince, buyurmuşlardı ki: “Siz yapmayın, ben sizin bilmeyeceğiniz bir şekilde yediriliyor ve içiriliyorum.” Dolayısıyla İnsanlığın İftihar Tablosu’nda mucize şeklinde zuhur eden “O, beni yediren, içirendir, hastalandığım zaman bana şifa verendir.”1 gerçeği; mü’minlerde de bir ikram-ı ilâhî olarak ya da daha enfes mânâsıyla keramet şeklinde tecellî edebilir. Hassaten küfrün ezici ve kâhir bir güçle Müslümanların üzerine geldiği bir dönemde, her şeye rağmen Müslümanlıktan vazgeçmeyen insanların سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِه۪ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ demeleri, bir yandan kâfirlerin şerrinden sıyanetlerine vesile olurken diğer yandan da ruhanîleşmeleri ölçüsünde onları maddî gıdadan müstağni kılacaktır. Çünkü bu kelime-i mübarekeden daha câmî celâli cemal yanında, cemali de celâl yanında ifade eden bir tesbih yoktur.

2