Gerçek vefa, sarih ve zımnî olarak Allah’a karşı verilen sözlere sadık kalmaktır. Meselâ, “Ben, Allah’ın kuluyum, O da benim Mâbud’um.. Hazreti Muhammed’in (aleyhisselâm) ümmetiyim.. İslâm’ın müntesibiyim…” gibi ifadeler söz verme demektir.
İşte bütün bunlarda en derine ulaşma; yani, yukarıda da ifade edildiği gibi harem odasındaki şekli yakalama tam vefadır. Bu ölçüdeki vefanın tarifine girecek şekilde vefalı olabilen bir insandan da yer yer kusurlar sâdır olabilir. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Âdem hata etti, evlâtları da hata etti.”; “Âdemoğullarının bütünü hatakârdır. Hata edenlerin en hayırlısı ise tevbe edenlerdir.” şeklindeki beyanlarıyla bu tür vefazedelere çare ve reçete sunar. Evet, yanılmak ve hata etmek insanın tabiatında vardır. Bu açıdan bir insan, çok vefalı olmakla beraber yine de hata edebilir. Ancak, o insan eğer vefalı ise, bin kusuru da olsa, kusurlarına bakılmaz ve ettiklerine göz yumulur.
Değişik münasebetlerle misal olarak arz ettiğim, bir sahabi ile alâkalı hususî bir durumu müsaadenizle hatırlatmak istiyorum. Hem Bedir, hem de Uhud’a iştirak etmiş olan –ismini tasrih etmeyeceğim– bu sahabi, nebiz içmeyi bir türlü bırakmaz. Bu sebeple de, pek çok defa tecziye ve tedip edilir ve bir defasında –ihtimal– Halid b. Velid onun hakkında oldukça ağır konuşur. Bunu duyan Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelüttehâyâ) canı sıkılır ve şöyle buyururlar: “Ona öyle konuşma; zira o, Allah’ı ve Resûlullah’ı çok sever.”
Bu hâdiseden şu hakikatleri çıkarmak mümkündür:
1. İnsan, Allah (celle celâluhu) ve Resûlü’nü sevdiği hâlde zaman zaman hatalara girebilir.