Yunan felsefesiyle günümüzdeki düşünce arasında biraz fark var. Emevilerin ilk dönemlerinde Batı felsefesine kapılar aralanmış ise de, Müslümanların bu felsefeyle ilk tanışmaları Abbasi döneminde olmuştur. Bundan önce saf İslâmî düşünce ve tasavvuf diyebileceğimiz İslâm’ın ruhî hayatı, Kitap ve Sünnet’e dayanmaktaydı. Bu da daha ziyade inananlarca temsil ediliyor ve yaşanıyordu. Yani ilk İslâmî düşünce, kitaplara henüz dökülmemişti. Hadislerin içinde mümtezic olan şeyler de çok seçilemiyordu. Yani hadisler belli bablarla bir kitapta hususî mahiyette henüz telif ve tasnif edilmemişti. Her şey yaşanıyor fakat bazı özel hususlar kayıt altına alınmadığından tam bilinmiyordu. Toplumda daha çok vicahî kültür hâkimdi. Ancak hicrî 2. asırdan itibaren –ki, Abbasiler zamanına rastlıyor– Me’mun döneminde, Batıdan Grek (Yunan) felsefesinin tercüme edilmesi ile kadim Batı düşüncesi Müslümanlığın içine girmiştir. –Bağışlayın– işte o curcuna içinde, Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı veya ne olduğu meseleleri mevzuubahis olmaya başladı.
Böylece hicrî 2. asrın sonu ve 3. asrın başı itibarıyla Grek felsefesi İslâmî düşüncenin içine kısmen nüfuz etti ve işte bu dönemde idi ki, İslâm’ın ilk “rasyonalistleri” diyebileceğimiz Mutezile ve ilk “deterministleri” diyebileceğimiz Cebriye doğuvermişti. Yine bu yıllarda Sokrat felsefesinden mülhem “Varlıktan gaye, Hâlık’a benzeme mülâhazasıdır.” türünden düşünceler telaffuz edilmeye başladı.