İşte bütün bu sebeplerden ötürü kendi değerlerinden habersiz Müslüman nesillere mutlaka kitap okutmak suretiyle, Müslümanlığı anlama ve anlatma kâbiliyeti kazandırılmalıdır. Evet en az, bir ateist ve materyalistin kendisine ait meseleleri anlattığı kadar, bir mü’minin de kendisine ait meseleleri anlatması onun için bir vecîbedir. Biraz olsun onur ve gurur sahibi her mü’min, başkalarının kendi bâtıl ilhad ve küfürlerini anlattıkları kadar, her mevzuu akla ve mantığa dayalı, o tertemiz, dupduru ve gönüllere inşirah veren iman esaslarımızı anlatabilmek için okuyup okutmalıdır. Öyle ki o, “-inşâallah– elime aldığım her insanı, duygu ve düşüncem altında yoğurarak onun kafasına ilim, kalbine iman yerleştirmek suretiyle, hem onun cennete gitmesini; hem de kendimin kurtulmasını sağlayacağım.” gibi duygu ve düşüncelerle harekete geçerek, kitapları, cennete yükselten merdivenin birer basamağı olarak kabul edip, bol bol okuyacak ve okuduklarını da başkalarına anlatmaya çalışacaktır.
Okumak bu kadar önemli iken bir mü’min yine de okuyup düşünmüyor ve okuyup düşünenlere destek olmuyorsa, onun dinî değerlere karşı alâkası da işte o kadar demektir. Yani Allah’ın, Kur’ân’ın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzîde ashabının (radıyallahu anhüm) anlatılıp anlatılmaması sanki onun nazarında müsâvîdir. Bir seçim, bir spor müsabakası kadar bu meselelere alâka duymayan bir mü’min, sevip alâka duyduğunu söylediği zevatla işte o kadar alâkalı demektir. Hele bir mü’min, bütün âlemleri ve kendisini hiçten, yoktan yaratan Hz. Allah (celle celâluhu) hakkında bir insanı aklen ikna edecek kadar malumâta sahip değilse ve Rabb-i Kerîm ü Rahîm’ini anlatamıyorsa, –ben diyemem ve dememeliyim de– fakat o kendi kendine “Yazıklar olsun.” demelidir.