İçeriğe geç

Dört halife döneminde –ki, tamamı 30 yıldır– fethedilen yer ve Müslüman olan insanlar, daha sonraki Emevi, Abbasi, Karahanlılar, Samanoğulları, Harzemler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde fethedilen ve Müslüman olan insanların sayısına denktir. Hz. Osman döneminde ta Aral Gölü’ne, Ermenistan’a –ki, Kastalanî bu yerlerin Erzurum’un Palandöken dağlarını da içine aldığını söyler– kadar gitmişlerdir. Hz. Ali döneminde Öküz Nehri aşılmış ve Ahnef b. Kays gidip Moğollarla savaşmıştır. Tarık b. Ziyad, kendi ismiyle anılan Cebel-i Tarık Boğazı’nı geçerek –eski adıyla Herkül Burcu– İspanya’ya ulaşmıştır. Amr b. Âs ve yeğeni Ukbe b. Nafi, “Zulmet Denizi” denen Atlas Okyanusu’na, Abdülhak Hamid’in ifadeleriyle: “Atı beline kadar suların içinde ve meleklerin gökteki konuşmaları kadar mukaddes şu sözlerle haykırmıştır: ‘Allahım, bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı Senin yâd-ı cemilini denizler ötesi âlemlere götürecektim!’ ”

Evet, iman, imandan sonra gelen aksiyon ve mücadelenin, muhasebe ve murâkabe duygusunun temelini teşkil eder. Dolayısıyla her şey, ondan fışkırır. İşte sahabe-i kiramdaki bu mücahede aşk u şevki de, onlardaki imanın derinliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü onlar, Asr-ı Saadet’i idrak etmiş ve Efendimiz’in arkasında yer almış, dolayısıyla hilkatin gayesi, fıtratın neticesi Allah’a iman, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî olduğunun şuuruna çok iyi varmışlardı.

Efendimiz, onlar arasında elbette apayrı bir yer tutar. O, tamamen, Cibril’in muallimliğinde yetişmiş ve her şeyi O’ndan öğrenmiş olmasına rağmen, öyle bir ufka ulaşmıştır ki, Miraç’ta kendisine muallimlik yapan Cibril’i dahi geride bırakmıştır ve cismaniyetine rağmen, Allah’ın en mükerrem meleğini dahi aşmıştır.

6