İçeriğe geç

Üçüncüsü, kötü fiili yapmaya doğrudan doğruya teşebbüs eden, meselâ hırsızlık yapmak için başkasına ait olan bir malı alan fakat daha sonra “Rabbim bu eli, bunun için yaratmadı!” diyerek, o kötü fiili işlemeye başlamışken vazgeçen insanın mertebesidir. Bu da kendi dairesi içinde ayrı bir derinlik ve enginliktir.

Dördüncüsü ise, toplumumuzda yaygın olarak görülen, bir menhiyatı yapıp tevbe eden, daha sonra tekrar yapıp tekrar tevbe eden insanın seviyesidir. Bu tıpkı buz üzerinde yürüyen veya uçurumun kenarında koşmaya kalkan insanın durumu gibidir ve çok tehlikelidir. Eğer böyle bir insanı inayet-i ilâhî yetişip elinden tutarak, arş-ı kemalât-ı insaniyete çıkarmazsa, o insanın en ufak bir sarsıntıda –hafizanallah– yıkılıp gitmesi mukadderdir.

Yukarıda ifade ettiğimiz farklı merhaleler içinde sonuncusu hariç diğerlerinin başlarına gelen belâ ve musibetler, onların, seviyelerine göre işledikleri günahlarına keffaret içindir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, “Elinize batan bir diken, bir günahınızı siler ve sizi bir derece yükseltir.” buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, her musibet, bir günahın düşürülmesidir ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bir mükâfatının da mukaddimesidir.

Evet, belâ ve musibetler zâhirde bir kısım zararlara sebebiyet vermiş gibi görünse de, netice itibarıyla fevkalâde yararlı olduklarını söylemek mümkündür. Meselâ, Hz. Âdem, Allah Teâlâ’nın, “Ey Âdem! Sen zevcenle birlikte Cennet’e yerleşin. İstediğiniz şeylerden yiyin fakat şu ağaca yaklaşmayın.”6 demesine rağmen, Hz. Havva’nın ısrarı neticesinde memnû meyveye –o meyve ne ise– elini uzatmıştı. Cenâb-ı Hak da, bir ceza olarak, Hz. Âdem’i Havva Validemiz’den ayrı kalmaya mahkûm etmişti.

3