Diğer bir yaklaşımla, esas ulaşılması gerekli olan لِيَعْرِفوُنِ ufkudur ya da o ufku, herkesin kulluğu derecesine göre duyup hissetmesidir. Bunu bir başka ifade tarzıyla, insanın önce kendi kulluğunu duyması, sonra Mâbud-u Mutlak’ın, Mâbudiyete istihkakını bilip sürekli O’nun karşısında olduğunu hissetmesi de diyebiliriz.
Bu konuda sun’îliğe girilmemesi bir esastır. Efendimiz’in duyduğunu Hz. Ebû Bekir’in duyması, Hz. Ebû Bekir’in duyduğunu Abdülkadir Geylânî’nin duyması mümkün değildir. Muvakkaten Bediüzzaman’ın iç âlemine nüfuz imkânı olsaydı ve namaz kılarken, Rabbin huzurunda neler duyduğu tespit edilebilseydi, zannediyorum kendimizden utanırdık. Bereket Allah bize büyüklerin namazlarını duyurmamış!. Yoksa kendi namazlarımızı değersiz bulur, kaldırır bir kenara atardık. Onların namazı, mehâbet altında, yerinde ezilme, yerinde eğilme, içinde boyunduruklar dönüyor gibi hâlden hâle girme ve rengi-benzi atmalar içinde gerçekleşir. Onların bu derinlikteki kulluğu bir kahramanlık, başkalarının onları taklidi ise bir sahtekârlıktır. Bu gibi hususlarda artistliğe girilmemeli, herkes kendi olmalı ve karakterini sergilemelidir.
Yukarıda, kişinin her lahza kul olduğunu duymasının yanında, Hz. Mâbud-u Mutlak’ın ve Mâbud-u Mustahak’ın o işe istihkakını da her lahza duyabilmesi demiştik. Bunu biraz açmak icap edecek. Meselâ, kıyamdasınız. Kıyamımı derinleştirme imkânım olsaydı Rabbimin karşısında bana yakışan, hiç sesimi çıkarmadan bütün bir ömür böyle durmaktır. Bunu yapmam mümkün değil ama, yapsam bile birçok eksiklerim olduğu muhakkaktır. Bunca eksikliğe rağmen keşke, bir taraftan gözümün ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılıp kapı aralığından O’nu temâşâ edebilsem, O’nu duysam, diğer yandan da o işi en kâmil mânâda eda etmeye çalışsam, işte o zaman belli ölçüde O’na yönelmiş sayılırım.