İnsanlığın yaratılışından gaye, insan-ı kâmil olmaktır. وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ“Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.”1 âyet-i kerimesinde, yaratılışın esas gayesi anlatılırken “ibadet” kelimesinin kullanılması mânidardır. İbadet deyince bizim ilk aklımıza gelen namaz, oruç, zekât, hac nevinden yaptığımız ameller olur. Oysa kelimenin iştikakından istifadeyle yapılacak bir tahkikle meseleye daha farklı yaklaşıldığında görülür ki, ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesi ve yaşanan bu yolun şehrah hâline gelmesi demektir.
Evet, aynı güzargâhta sürekli çalışan bir şoförün, o yolun hangi km’sinde kavis, viraj vs. olduğunu çok iyi bilmesi gibi insanın, kulluğu o şekilde duyması, yakından tanıması ve kulluk yolunun insanı şaşırtmayacak kadar işlek bir yol hâline gelmesini sağlaması da çok önemlidir. Araplar bu hususu ifade sadedinde, ibadet kökünden gelen bir kelimeyi kullanarak طَرِيقٌ مُعَبَّدٌ “işlek yol” tabirini kullanırlar.
Burada, İbn Abbas لِيَعْبُدُونِ için لِيَعْرِفوُنِ “tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklindeki tevcihiyle farklı bir noktaya dikkatleri çeker. Bu, ibtidaî bir Allah bilgisi anlamının ötesinde, o bilgi üzerine bina edilerek işlek hâle getirilmiş bir kulluk yolu demektir. Evet, kulluk bir yoldur; insan o yolda olmazsa O’na varamaz. Öyleyse varılacak yol da onun içindedir. Yani sebep zikrediliyor, müsebbep murad ediliyor; yol gösteriliyor, o yolla yürüdüğün zaman varacağın hedefe işaret ediliyor. Bu açıdan denebilir ki, ciddî kulluk yolunda olan bir insanın, mârifet ufkuna ulaşması da tabiî hatta zarurîdir.
Dipnotlar
- 1 Zâriyât sûresi, 51/56.