Evet, evvelâ, yukarıda ifade ettiğimiz âyân-ı sâbite hakikati, Levh-i Mahfuz gerçeğinin âlem-i misale aksetmesi ve bizim, perdeden geçen o şeyi müşâhede etmemizden ibarettir ki, velilerin de müşâhede ettiği işte bu hakikatlerdir. Bundan dolayıdır ki Üstad, bir dönemdeki değişik müşâhedelerini, başka bir zaman farklı bir zaviye yakalayınca, “Ben, onu küllî dairede zannediyordum, meğer cüz’î dairedeymiş” veya “Ben onu cüz’î dairede zannediyordum, meğer küllî bir dairedeymiş” diyerek tashih etmektedir.
İmam Rabbânî de böyle bir hâlet-i ruhiyede, “Ümit ediyorum ki, ahir zamanda en son ve en güçlü nurunu neşredecek zat ben olayım.” diyerek, bir râî-mer’î mülâhazası ortaya koymaktadır. Şimdi siz, Mektubat’ı okurken, Hazretin bu türlü beyanları karşısında ona çok rahatlıkla, “Ey İmam! Senin gibi ciddî bir insan nasıl böyle bâlâpervezâne konuşur!” diye düşünebilirsiniz…
Aslında o mülâhaza, bir râi-mer’î konumu içinde ortaya konmuştur. Zaten İmam Rabbânî gibi bir zat, daha farklı bir şey söyleyemezdi. Çünkü o takdirde söylenen şey, aklın bedaheti açısından müşâhedeye mutabık olamadığı gibi, başkalarının müşâhedesine de mutabık olamazdı. Müşâhedeye mutabakat, bir yönüyle de rahmânî tenezzüldür ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Kur’ân-ı Kerim’in kendi cemaatlerine haber verdikleri, ileriye matuf bazı şeylerde, vâki öncelikli değil, müşâhede öncelikli ele alınmıştır. Meselâ, ilme delâlet eden şeyler, “Bir su damlasında şu kadar milyar atom vardır.” denerek günümüzün ilmîliği içinde anlatılsaydı, o günkü insanlar bunu asla anlamazlardı. Zaten böyle bir şey insanları kendi müşâhedeleri ile çelişki içine atmak demektir ki, ne kelâmullah ne de onun müfessir-i zîşânının böyle bir çelişkiye kapı aralamaları mümkün değildir.