“Müttaki”, “takva”dan gelir ve bunun birçok buudu vardır. En geniş mânâsıyla “müttaki”, helâli helâl bilerek onunla iktifayı, haramı da haram bilerek ondan kaçmayı benimsemiş; şer’î ahkâmın bütününe saygılı ve itaatkâr olarak yaşayan mü’min demektir. Yani o, daha dünyada iken ahiretteki hesap endişesini taşıyan ve Allah’tan hakkıyla korkan bir ihsan ufku insanıdır.
Bunlar, ahirette ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. Bu elbiselerin keyfiyeti, onları kimin kesip biçtiği meçhulümüzdür; meçhuliyeti de aşkınlığın gereğidir. Bu konuda, düşünebileceğimiz bir şey varsa o da, bunların fıtrî elbiseler olmalarıdır. Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın şu kâinat kitabından kesip-biçtiği ve bize giydirdiği elbiseler gibi… Evet, Allah (celle celâluhu), bu kâinatı kocaman bir tezgâh gibi işletmekte ve buradan herkese ve her şeye kendi tabiatına münasip elbiseler kesip biçmektedir. Her şey O’ndandır ve her şey O’nun ululuğuyla mütenasiptir.
Kur’ân’ın bu üstün tasvir gücü karşısında kabaran duygular ilâhî beyan zemzemini yudumlayınca insana derin ve tatlı bir “oh” dedirtir. Öyle ki insan, Kur’ân’ın bu tasvirleriyle hayalen yemyeşil bağ ve bahçelerin, kol kol akan ırmakların içinde reftâre gezer gibi olur. Bu duygularla hemen herkesin içinde bir heyecan dalgalanması meydana gelir ve daha dünyada iken kendini, ipekten elbisesini giymiş, Cennet’in zümrüt tepelerinde dolaşıyor gibi hisseder.