Bu boğucu elli günün kırkı geçmiş, fakat hakkımızda hâlâ vahiy gelmemişti. O sırada, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiği bir şahıs çıkageldi; “Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) eşinden ayrı oturmanı emrediyor!” dedi. “Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?” diye sordum. “Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın!” dedi. Peygamber Efendimiz, diğer iki arkadaşıma da aynı emri göndermişti. Bunun üzerine eşime, “Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailene git ve onların yanında kal.” dedim.
Bu vaziyette, sıkıntısı gittikçe artan on gece daha geçirdim. Ellinci gecenin sonunda, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın (Kur’ân-ı Kerim’de bizden) bahsettiği üzere ruhum iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir hâlde otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin var gücüyle, “Kâ’b İbn Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma zamanının geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.
Meğer Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’ın bizi affettiğine dair sevindirici haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjde vermek üzere koşuşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci de koşup Sel Dağı’na tırmanmış; oradan bağırmaya başlamış. Tabiî ses attan önce bana ulaşmıştı. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Resûlullah’ı (aleyhissalâtu vesselâm) görmek arzusuyla yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahabîler tevbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Gözün aydın, Allah’ın seni bağışlaması kutlu olsun!” diyorlardı.