Sizin sorduğunuz fişlemeye gelince; onu düşününce daha ziyade aklıma despotlar, tiranlar ve firavunlar geliyordu. Çünkü, kendileri gibi düşünmeyen ve kendilerine benzemeyen kimseler hakkında dosyalar oluşturanlar, onları tespit edip haklarında idam fermanı imzalayanlar ve “karşı cephe” gördükleri bu insanlara asla hayat hakkı tanımayanlar Stalin gibi, Lenin gibi zorbalardı. Fişlemek Nazi liderinin işiydi, Mussolini’nin işiydi. Eski devirlerde de Ramsesler, Amnofisler, İbn Şemsler insanları fişliyorlardı. Zira, onlar herkesi kendilerine benzetmek istiyor ve kendilerine benzemeyen kimseleri de önce fişliyor, sonra da onların haklarından geliyorlardı. Evet, tarih boyunca, fişlemek hep tiranların şiarı olagelmişti; dolayısıyla, bu manada fiş ve fişleme denince hep zorbaları ve firavunları hatırlar olmuştum.
Şahsen, böyle çirkin bir işin bizim nezih toplumumuzda da yapılacağına asla ihtimal vermezdim. Fişleme sistemini elinde bulunduran, şahıslar hakkında dosyalar tutmak için bir kısım gizli elemanlardan bir grup oluşturan, sonra da âlemi kendine benzetmek, kendine benzemeyen herkesi “öteki” ilan ederek dışlamak ve dolayısıyla toplumu parçalamak, bölmek, kutuplara ayırmak için uğraşan zamâne zorbalarının bizim toplumumuz gibi nezih bir toplum içinde de var olabileceğine asla inanmazdım.
Toy Delikanlılar
Gerçi belli bir dönemde, aynı fişlemeyi bazı İttihatçılar da yapmışlardı. Fakat onlar, devlet idaresinden anlamayan cahil kimselerdi. Balkanlarda bir kaç eşkiya güruhunu bastırınca o gün devlet idaresinde söz sahibi olan bazı insanların gözüne girmiş; palazlanıp güçlenmiş ve sonra da gelip kendi hükümdarlarını alaşağı etmişlerdi. Kendileri gibi düşünmeyenlere hiç müsamaha göstermeyen bu toy delikanlılar kimsenin sözlerine kulak vermemiş ve koskocaman devleti bir macera uğruna savaşa sürüklemişlerdi. Onlar bir çürük ipliğe hülya dizmiş ve “Eski ihtişamımızı istirdat edeceğiz.” hayaliyle, Almanlarla birlikte macerâvârî dünya savaşının içine atarak koca bir devletin payimâl olmasına sebebiyet vermişlerdi. Birbirini takip eden hatalar neticesinde, Osmanlı paramparça olup gitmiş ve devletler muvazenesinde denge bozulmuştu. O bir muvazene unsuruydu ve geniş bir coğrafyada huzurun te minatıydı. Onun gölgesinde hiç kimse kavgaya tutuşmaya ve kan dökmeye cesaret edemiyordu; o, bölgede hâkimken, insanlar canavarlar gibi birbirlerini yemiyordu ve etrafta kan seylapları görünmüyordu. Evet, bugün Yahudi’nin de Hristiyan’ın da, İsrailli’nin de Filistinli’nin de itiraf ettikleri bir gerçek var ki, o güçlü devlet yıkıldığı günden beri bu bölge bir daha huzuru göremedi. O gün İttihatçıların dümen suyunda giden birisi, Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, Devlet-i Aliye’ye tâbi toplumların, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde, “Abdülhamit’in Rûhâniyetinden İstimdat” dilenmiş ve pişmanlığını şöyle ifade etmişti: