Alvar İmamı, “Allah’dan al, Allah’a ver” derdi. Şayet ahiretin varlığına inanıyorsan ve kendini burada bir misafir, bir emanetçi kabul ediyorsan, Allah Teâlâ sana bir nimet verir, sen de onu farklılaştırır, yine Allah’a iade edersin. Cenâb-ı Hak sana varlık verir, vücud verir, insanlık verir, sıhhat verir.. sen de bunları engin bir kulluk şuuruyla karşılar, Allah’a karşı vefâ, sadâkât ve ibadet olarak değerlendirir ve O’na iade edersin. Allah sana malî imkanlar verir, çalışma gücü verir, canlılık verir, aşk u iştiyak verir.. sen de bunları O’nun yolunda değerlendirir ve Allah’ın adını î’lâ şeklinde O’na iade edersin.. ve böylece bir emanetçi gibi davranırsın. O’ndan alırsın; fakat bir emanetçi şuuruyla alırsın. Emanette emin bir insan olarak senin uhdene verilen her şeyi tam değerlendirir, hatta geliştirip nemalandırır ve sahibine iade edersin. “Ben bu mevzuda sadece bir hizmetçiyim. Esas mal sahibi Sen’sin, benim sahibim de Sen’sin, mâlikim de Sen’sin, melikim de Sen’sin; ben hem Sen’in milkinim, hem de mülkünüm.” dersin. İşte, bu niyetle ortaya koyacağın bir sa’y ü gayret hangi alanda olursa olsun makbul bir çalışma ve mukaddes bir hareketliliktir.
Sözün özü; – Bediüzzaman hazretlerinin ifadeleriyle– bu kainatta zerreden seyyarata, atomdan galaksilere kadar her şey, her an hareket halinde ve alabildiğine bir faaliyet içerisindedir; bütün varlıklar var güçleriyle harıl harıl çalışmakta ve kendileri için takdir edilen tekvinî emirleri yerine getirmek için şevkle ve lezzetle vazifelerini yapmaktadırlar. İnsanın, “sünnetullah” olarak varlığın bağrına konulan bu hareket kanununu görmezlikten gelmesi ve ona muhalif davranması düşünülemez. Çünkü, sürekli istirahat, monotonluk ve yeknesaklık, keyfiyet itibarıyla adem ve yokluğu çağrıştırır. Hatta en büyük bir lezzet yeknesaklık içinde hiçe iner. Bundan dolayıdır ki, tembel ve işsiz adam, en bedbaht, en muzdarip ve en sıkıntılı insandır. Zira, atalet ademin biraderzadesi, yani yokluğun yeğenidir. Dahası, atalet sıkıntıyı, sıkıntı sefaheti, sefahet de fakirliği ve bedbahtlığı doğurur. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur ve vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur. Bu itibarla da, çalışan insan huzur bulur, şikayet hissiyle değil şükür duygusuyla dolu olur.