Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, –istisnalar olsa da genel itibarıyla– Allah’la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslam’a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Ağzımız Kur’ân-ı Kerim’i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.
Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü’min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.
Tesir, Allah’la Münasebete Vâbestedir
Ayrıca, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.