İçeriğe geç

Hüsrana Uğramamanın Şartı

Diğer taraftan; Allah Teâlâ insanı –eskilerin ifadesiyle– medeni-i bittab’ olarak yaratmıştır; yani insan, yaratılış itibarıyla sosyal bir varlıktır; onun tabiatı beraber yaşamaya, iyi huylu, kibar ve faziletli olmaya açıktır. İnsanın, insânî yanlarının ve derinliklerinin ortaya çıkması ancak çevresinin desteğiyle olur; o başka insanlarla el ele verdiği ve onların faziletlerinden de istifade ettiği sürece kendi kemalât ufkuna yürür. İnsan, kendisini çadırın orta direği görse bile, bilmelidir ki, kenarlardaki kazıklar olmadıktan sonra o çadırı yerinde tutmak mümkün değildir. Bu itibarla da, onun, belli ölçüde de olsa, çevresindeki kimselerin kabiliyetlerine, istidatlarına, onların üretecekleri fikirlere ve onlarla beraber yaşayacağı beyin fırtınalarına ihtiyacı vardır.

Kendisini çevresinden müstağnî gören, “Ben kendime yeterim; benim kimseye ihtiyacım yok!” diyen bir insan boşlukta yürüyor demektir. Halkın onun hakkında takdir ettiği izâfî bir karizmaya takılıp kendisine bambaşka bir pâye biçen, kimsenin fikrine ihtiyaç hissetmeyen ve kendi kendine kararlar vererek asıp kesen biri faziletsizin ta kendisidir. İş ve plânlarında kendi fikirleriyle yetinen ve hatta onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışan böyle kimseler, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler; dahası onlar, üst üste fiyaskolar yaşayıp her meselede kaybetmeye mahkumdurlar.

En akıllı insan, başkalarının düşüncelerine en çok saygılı olan, onlardan en çok yararlanan ve herhangi bir konuda doğruya ulaşmak için mutlaka bir başkasının görüşüne de başvuran insandır. Aslında, bugüne kadar bu hususu görmezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplum iflah olmamıştır. Zaten Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ümmetin kurtuluşunu ve geleceğe yürümesini, “İstişârede bulunan asla kaybetmez.” sözüyle meşverete (fikir alış-verişine) bağlamıştır. Ayrıca, akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli olan ve aslında başkasına danışmaya ihtiyâcı bulunmayan Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz, hayatını vahyin aydınlığında sürdürüyor olmasına rağmen, meşveretle memur olduğunu her vesileyle ortaya koymuş ve her meseleyi istişareye sunmuştur. Demek ki, herhangi bir müessesenin başındaki insan, Allah tarafından müeyyed olup sürekli ilhamla beslense de, yine istişâre etme mecburiyetindedir.

197