Bir tanesi, tâbiînin büyüklerinden Tâvus bin Keysân’a gelip “Bana dua eder misin?” deyince Tâvus Hazretleri “Gönlümde dua edebilecek haşyet hissetmiyorum.” cevabını veriyor. İşte, konuşacak insan iç haşyet ve mânevî hazırlıkla dolu olarak muhataplarının karşısına çıkmalı, çıkarken de kötü örnek olmaktan Allah’a sığınmalıdır. Sığınmalı ve “Müslümanlığı benim şahsımda, davranışlarımda ve kaba hâllerimde görürlerse dine karşı nefrete sebebiyet vermiş olurum.” mülâhazasıyla hitap edeceği yere tir tir titreyerek yürümeli, sonra da bu duygularla söze başlamalıdır.
Evet, meselenin sorumluluğunu hisseden bir kimse için irşad adına halka sohbet etmek çok zordur. Hatta vaaz u nasihat kadar zor bir iş yoktur, denebilir. Her kelimeyi Allah’ın rızasına bağlamak, iyi bir söz söyleyince hemen nefis muhasebesi yaparak, “Aman ya Rabbi! Bir yanlışlığa düşmekten Sana sığınırım. Sözü söyleten sensin, telaffuz eden ben olsam da insanların ihtiyacına binâen bu sözleri hatırıma getiren sensin. Bunu nefsime mâl etmek gibi bir şirke düşmekten beni muhafaza buyur!” diyerek kendini sorgulamak, murâkabede bulunmak çok önemli ve önemli olduğu kadar da zor bir meseledir.
Vaaz “gönlün sesi” olmalıdır. Vâiz, o sesi önce kendi gönlünde duymalı; birisi ona nasihat ediyormuş gibi hissetmeli; kendini, verdiği misallerin kahramanıyla beraber bilmeli; Hz. Hamza’yı destanlaştırırken karşısında Utbe’yi, Şeybe’yi, Velid’i görüyor gibi olmalı ve ciddî bir konsantrasyon içerisinde konuşmalıdır.