Manzara
Yıkık Bir Dünya ve İhsanlar Kuşağı
Nimetlere mazhariyet çok önemlidir. Allah’ın size iman bahşetmesi, yükselme ve terakki etme helezonunda sizi belli bir noktaya çıkarması önemli bir mazhariyet ve büyük bir lütuftur. Fakat bundan daha büyük bir lütuf varsa o da, bu lütfun vicdanda sezilmesi, duyulması ve insanın her dakika, hâlen ve kâlen Allah karşısında iki büklüm olup “Allahım, Sana sonsuz şükürler olsun!” diyebilmesidir.
Eğer, ateizmin hükmettiği bir ülkede doğup büyüme boşluğunu az buçuk duyup tatmış olsaydınız –Allah (celle celâluhu) duyurup tattırmasın– dinsizliğin, imansızlığın paletleri altında ezilip preslenmenin ne demek olduğunu; mâbedsizliğin, mescidsizliğin, minaresizliğin, ezansızlığın ve duyguda-düşüncede Allahsızlığın, peygambersizliğin, kitapsızlığın ne demek olduğunu biraz olsun anlayabilirdiniz.
Bir dönemde belli İslâm ülkelerinde de diğer yerlerdekine benzer maddî-mânevî mahrumiyetler yaşandı ve yaşanıyor. Bu meş’um dönemin şiddetini, hiddetini, öfkesini, karını, buzunu idrak edip yaşayan nesiller, o günlerin ızdırabını, büyük bir dehşet ve ürperticilikle yudumladılar. Böyle şiddetli bir zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bazı ülkelerde, bir tek insanın arkasına âdeta ordular takılıyor ve onun her hareketi yakın takibe alınıyordu. Buralarda, bir cami dolusu insanın aynı duyguya bağlanması, aynı düşünceye düğümlenmesi ve bir mâbedde aynı gaye-i hayalle bir araya gelmesi şöyle dursun, bir ferdin kendi evinin en ücra köşesinde endişesiz, korkusuz, Rabb’ine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi dahi çok zordu.