Kim bilir, o koca İmam-ı Rabbânî Hazretleri de Hindu bir dünyada, Brahmanist bir dünyada nice insanı karşısında dize getirmiştir büyüklüğüyle, tevazuuyla, siretinden suretine yayılan nurla ve mü’min duruşuyla. Öyle tesirli olmuş ki, şahın oğlu Âlemgir bile onun büyüsüne kapılmış. O devirde hükümdar, Sanskritçe gibi bir din teklif ediyor; yani, biraz Hinduizmden, biraz Budizmden, biraz Hristiyanlıktan, biraz Yahudilikten ve biraz da İslâm’dan aldığı şeylerle bir bulamaç yapmak istiyor. Müslümanlara zulmediyor. Ve işte böyle bir adamın oğlu, İmam-ı Rabbânî’ye hayran kalıyor ve diyor ki, “Ya İmam, babamla alâkamı kesmeme ne dersin? İsterseniz bir daha görüşmeyeyim onunla?” O günlerde, Ekber Şah, İmam-ı Rabbânî’yi hapse atmıştır; ki bunun gibi şeylerden dolayı İslâm dünyasında ona “Ekfer Şah” derler. Hapiste olan Hz. İmam kendisine yöneltilen soru karşısında, “Hayır; o senin babandır. Kur’ân, ne olursa olsunlar valideyne iyilikle muamelede bulunulmasını emrediyor.” diyor. Ve kavî imanı, aşkın heyecanı, bir de mü’mince tavrıyla o çevreyi fethediyor.
Görülüyor ki, bu insanlar kendilerini yüce hakikate bağlamış, nefislerini tamamen nefyetmiş ve yok saymışlar. Onlardaki bu adanmışlık ruhu da yeryüzündeki bütün ispatların doğmasına vesile olmuş. Onlar sayesinde insanlar her yerde Cenâb-ı Hakk’ın azametini müşâhede etmişler. O büyükler birer ayna olmuş ve etraflarına sürekli rahmet tecellîleri yansıtmışlar.