İçeriğe geç

Ben şimdi bütün bunları zihnimde canlandırdığımda kendi kendime, “O insan camiye geliyorsa, dini, dinin güzelliklerini ona ısındırma; hikmetle ruhuna nüfuz edip mev’ize-i haseneyle gönlüne girme imkânı varken, ‘dâl bi’l-işare’, ‘dâl bi’d-delâle’ veya ‘dâl bi’l-iktiza’ ile de olsa, alâka duyduğu insanları tenkit ettiğinizi düşünmesine yol açacak, fırsat verecek şeyler söylemenin ne gereği vardı?” diyorum. Çünkü böyle bir durumda siz lal u güher sözler de döktürseniz, artık muhatabınız buna kulak asmaz. Oysaki kendi değerlerinizi sevdirmenizin yolu, biraz da sineleri okşamaya bağlıdır. Firavun’a giden Hazreti Musa’ya Allah (celle celâluhu): فَقُولَالَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْيَخْشٰى“Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitapedin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahuthiç değilse biraz çekinir.”4 buyurmuyor mu?

Evet, ifade ettiğiniz mevzuların doğru olması başka meseledir, o doğruyu sunuş üslûbunuz başka. Meselâ muhatap olduğunuz insanlardan kimi, –hafizanallah– balıklama küfre girmiş, kimisi dalâlet içinde yaşıyor, kimisi de günahlar gayyasına dalmış olabilir. Siz bu tür insanlara bir şeyler anlatma fırsatı bulduğunuzda, hata ve günahlarını yüzlerine vurmamalı ve hazık bir hekim edasıyla meselelere yaklaşmalısınız. Bir düşünün yoğun bakıma kaldırılmış bir hastaya nasıl bir muamelede bulunur, nasıl bir hassasiyet ve şefkatle onu tedavi etmeye çalışırsınız? İşte insaf ve merhamet sahibi bir mürşit de değişik illetlerle inim inim inleyen bir insanla karşılaştığında hastalıklarını muhatabının yüzüne çarpmak, başına vurmak yerine ıslah ve tedavi adına ne yapılması gerekiyor, elinden ne geliyorsa onu yapmaya çalışmalıdır.

Yumuşak Söz ve Açılan Kalb Kapıları

149