Vahyin inkıtaa uğradığı böyle bir dönemde Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi muhasebe ufku açısından, içine, “Acaba vahyin kesilmesini netice verecek bir şey mi yaptım?” veya benzeri bir mülâhaza gelmiş olabilir. Diğer taraftan müstesna bir yaratılışa sahip bulunan Peygamber Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) insanlığı kurtarma adına vahiy sağanağına, o semavî sermaye ve donanıma öyle ihtiyaç duyuyordu ki, onsuz yollarda yürünemeyeceğini, onsuz insanlara tam mânâsıyla bir şeyler anlatılamayacağını ve onsuz insanların gözünün hakikate açılamayacağını çok iyi biliyordu. Evet, fetanet-i uzma sahibi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) kendi büyüklüğü nispetinde bu hususun şuurundaydı. Bu açıdan da, senelerce üzerlerine yağmur yağmayan insanların istiska duasında gözlerini semaya dikip yağmur bekledikleri gibi, O da Cenâb-ı Hak’tan sürekli mahz-ı rahmet olan vahiy sağanağını bekliyordu. Hem öyle bir iştiyakla bekliyordu ki, bir gün Cebrail’e (aleyhisselâm) şöyle demişti: “Ey Cibril! Bizi (şimdiki mutad) ziyaretinden daha çok ziyaret etmene engel olan nedir?”5 Bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil olmuştu: وَمَانَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ“Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz.”6
Dipnotlar
- 5 Buhârî, tefsîru sûre (19) 2; Tirmizî, tefsîru sûre (19) 4.
- 6 Meryem sûresi, 19/64.