Toplum, musibetler vesilesiyle zalimlerden ve fasıklardan arınmış olur. Yaşanan olumsuzluklar karşısında tavır göstermelerine rağmen durumu değiştirmeyi başaramayan masumlar da vefat etmeleri hâlinde şehit olarak öbür tarafa yürürler. Yaşanan haksızlık ve günahlara destek olan veya bunlar karşısında susan dilsiz şeytanlar ise günahkâr zümre ile helâk olur, giderler. Fakat imanlarına, niyetlerine ve amellerine göre âhiretteki azaplarının ağırlığı farklı farklı olur. Çünkü Cenab-ı Hak, ne seviyede olursa olsun, iman ve amel-i salihi zayi etmez, mutlaka mükâfatlandırır.
Yukarıdaki âyet-i kerimede ifade edildiği üzere, Allah şedidü’l-ıkâb (cezası şiddetli) olduğu gibi erhamü’r-râhimindir (en büyük merhamet sahibi) de. Bu sebeple cezalandırmada acele etmez. Belki bin türlü imhalden (süre vermeden) sonra bunu yapar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: إِنَّ اللّٰهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ“Allah zalime mehil üstüne mehil verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez.”119 Bunun akabinde de şu âyeti hatırlatır: وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَآ اَخَذَ الْقُرٰى وَهِىَ ظَالِمَةٌۜ اِنَّ اَخْذَهُ ٓاَل۪يمٌ شَد۪يدٌ“Halkı zalim olan beldeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin derdest etmesi işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun azabı pek acı, pek çetindir!”120