Buradan varmak istediğimiz netice şudur: Emr-i bi’l-mâruf’un fert ve cemiyete kazandırdığı faziletler, yine emr-i bi’l-mâruf ile korunacak ve devam edecektir. Aksi hâlde yavaş yavaş bir gerileme başlayacak ve bu gerileme, o konudaki kusurlu toplumun tükenişiyle neticelenecektir. Böyle bir duruma düşmemek için, metafizik gerilimin daima canlı tutulması gerekmektedir. Bu ise yine “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker”le mümkündür. Yani bu kudsî vazife hem hayattır, hem de hayatı koruyacak şarttır. İşte, belki de bu sebeple, Nebiler Serveri, bazı kişilerden biat alırken veya başka bir ifade ile onların biatlarını kabul ederken, “emr-i bi’l-mâruf”u biat şartı olarak söylemiştir. Meselâ Cerir b. Abdullah el-Becelî’nin (radıyallâhu anh) biatını bu şartla kabul etmişti ki, bu büyük sahabi bize bu hususu şöyle anlatır:
“Ben, Allah Resûlü’ne biat ettim. Benden söz alırken şu şartlarla biatımı kabul buyurdu: Namaz kılacak, zekât verecek ve önüne gelen herkese nasihat edeceksin.”5 Bu, apaçık “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” yapacaksın demekti.
Ayrıca bu kudsî vazife, insanı diğer ibadetlerin faziletlerinden de hissedar kılar; çünkü “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” yapan bir insan, kendini bütünüyle bu vazifeye adamış bir fedai, evvelâ yaptığı bu vazife ile zaten faziletlerle donatılmış ve her türlü fazilete motive olabilecek hâle gelmiştir. Sonra o, nebilerin yaptığı ve nebilerin hayatının gayesi olan bir işi, hem de işlerin en çetinini, en ağırını yapmaktadır. Elbette ki, üstünlüğü de o seviyede olacaktır.
Bakın, Kur’ân, bu kudsî vazifenin ağırlığına Hz. Lokman’ın evlâdına yaptığı tavsiyeleri anlatırken nasıl işaret buyuruyor:
Dipnotlar
- 5 Buhârî, îmân 42, mevâkît 3, zekât 2, şurût 1; Müslim, îmân 97.