İçeriğe geç
18. Bölüm

7. İman – Tebliğ – Amel Münasebeti Açısından

a. Tebliğ ve Hayat

“Yaşadığını anlatmak, anlattığını da mutlaka yaşamak” bir tebliğ adamının en önemli prensiplerinden biri olmalıdır. Zira tebliğ insanı hakikî mü’min olma yolundadır. Hakikî mü’min ise, iç ve dış bütünlüğüne ermiş insan demektir. Böyle birinin hayatında iç ve dış çatışması söz konusu değildir. İkili (düal) yaşama, düpedüz bir münafıklık sıfatıdır. Bu mezmum ahlâk ise, gerçek bir tebliğ adamında asla bulunamaz; bulunmamalıdır da. Zira mü’min olmak ona, her zaman ve zeminde ancak ve ancak yaşadıklarını söyleme gibi yüce bir ahlâk ufkunu göstermektedir.

Ayrıca tebliğ adamı, yaşanmayan sözlerin, nasihatlerin, mâşerî vicdanda herhangi bir müspet tesir icra etmeyeceğini de bilmelidir. Evet, samimî olmayan söz ve davranışlara Allah (celle celâluhu) yümün, bereket ve tesir lütfetmez. Bazen, birtakım yarı samimî ya da gayri samimî kimselerin hizmetlerinde tesir ve muvaffakiyet görülse de, bu tamamen alternatifsizlikten kaynaklanan bir durumdur ve geçicidir. Bazen böyle bir durumun tahakkuk etmesi, ya o anda daha samimî insanlar mevcut olmadığından veya samimî olanlar henüz bir cazibe merkezi oluşturamadıklarındandır.

Bu itibarlarla da, gayri samimî olanların kaderi, günü gelince silinip gitmektir. Dünden bugüne ilâhî kanun hep böyle cereyan etmiştir. Dolayısıyla da bu yarı samimî veya samimiyetsiz insanların geçici muvaffakiyetleri ehl-i iman ve ehl-i firaseti yanıltmamalıdır.

147