Bütün bu ve benzeri emir ve nehiyler gösteriyor ki, O, hiçbir zaman kendi başına hareket eden biri değil, sadece Allah’ın hükümlerini uygulayan bir elçi, bir resûldür. Davranışlarını da kendiliğinden değil, Allah’ın ikazıyla değiştiriyor ve hiçbir zaman “hevasından konuşmayıp, yalnızca vahye tâbi oluyor.”35
25. Hiçbir insan kendi kendine namusuna leke getirmek ve bu mevzuda dile düşmek istemez. Hele bu insan, ömrü boyunca ‘emîn’ olarak tanınmış bir iffet ve namus âbidesiyse! Gerçek bu iken, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına baktığımızda münafıkların düzüp ortaya attığı bir hâdiseye şahit oluruz; tam bir ay belini büken, kendisini ızdıraptan ızdıraba sürükleyen, yalnız kendisini değil, pâk zevcesi Âişe Validemiz’i (radıyallâhu anhâ) ve en büyük dostu Ebû Bekir Efendimiz’i (radıyallâhu anh) ve diğer mü’minleri dilgir eden ‘İfk’ hâdisesine.
Münafıkların Âişe Validemiz’e attıkları iftira karşısında, eğer Kur’ân’ı -hâşâ- kendi yazmış olsaydı, hakikati ortaya koymak veya namusu üzerinde en ufak bir lekenin olmadığını ilan etmek için bir ay bekler miydi? Sonra, hiç insan kendi eviyle, aileleriyle alâkalı bazı mevzuları açıklamak ister mi? Hâlbuki Kur’ân, Efendimiz’in hanımlarıyla ilgili olarak “Evlerinizde oturun, ilk cahiliye (kadınlar)ının açılıp-saçılmaları gibi açılıp saçılmayın.”36 ve “Sözü (yumuşak-tatlı) eda ile konuşmayın.”37 şeklinde emir, nehiy ve ikazlar ihtiva etmektedir. Sadece bu bile, Kur’ân’ın Kelâm-ı İlâhî olduğunu ispata yetmez mi?
Dipnotlar
- 35 Bkz.: Necm sûresi, 53/3-4.
- 36 Ahzâb sûresi, 33/33.
- 37 Ahzâb sûresi, 33/32.