İçeriğe geç

Kur’ân-ı Kerim Allah, göklerin ve yerin nurudur diyor. Alem, o nur sayesinde tenevvür eder, hakikatleri ayan, beyan görünür: Allah, göklerin ve yerin nurudur. Fakat o nur bir mişkat içindedir. Allah’ın nuru bir mahfaza içinde, bir siraç, bir kandil gibidir. Yani kâinata atfedilen her bakış Allah’a ait ma’rifet nurlarını hemen yakalayamayacaktır. Çünkü, o nur bir mahfaza içindedir. Her bakış, O’nu, tamamıyla kavrayamayacak, her fikir tutamayacak, her duygu anlayamayacaktır.

O misbah, o lamba da bir cam içindedir. Tatlı bir teşbih var burada. Bu ayet güneşlere ve güneşlerin ziyasına, elektriğe ve elektriğin ziyasına, hâttâ ampulün yapısına delalet eden işaretlerle ufkumuzu aydınlattığı gibi; daha derin, daha dakik birşeye de dikkatimizi celbediyor. Diyor ki; Kâinattaki hadiseler ve deliller Allah’ı göstermektedir. Ama her nazar O’nu tam kavrayamayacak, ihata edemeyecek, ma’rifet şuuruna eremeyecektir. Ayetin sonundaki hakîkat da bunu gösteriyor: O mübarek bir ağaçtan tutuşturulur. Feyz-i Akdes’ten gelen o nurun, tedelli etmiş reşhalar hâlinde bize geldiğine işaret ediyor. Doğrudan doğruya Vahid-i Ehad’e raci olan bütün kevnî delailin, edata, kökü Cenâb-ı Hakk’a uzanan bir ağaç hâlinde geliştiğine dikkat çekiyor.

Zeytin, İslam’ın remzidir. Kur’ân-ı Kerim zeytun diyor. Şarklı ve garblı olmayan, mekâna tahsis edilemeyen Allah’ın nuru, ne şarkîdir ne de garbîdir. O, ışığını îlahî feyizden alır, bir ağaç hâlinde tedelli eder. Ve bir yakut hâlinde, ağacın başındaki o lem’a, o parıltı kendisini gösterir, irşad eder.

Az daha o ışık, o nur, o feyiz- o kadar açık ki- hiçbir ateş, hiçbir kıvılcım olmadan, hemen hemen tutuşacaktı neredeyse. Tutuşursa nur üstüne nur olur. [11]

7